İnsan İmparatorluğunun Yükselişi ve Çöküşü

Yazıyı baştan sona taradım, hataları düzelttim. Çok fazla sorun vardı. Gene de atladığım yerler olmuş olabilir. Bu arada çevirmekte olduğum yazıları soranlar oluyor. Dr. Steve Best’in “Hayvan Bakış Açısı Teorisi” adlı yazısını çeviriyorum. Oldukça uzun bir yazı olup bu yazı gibi yeni kitabında yer alacak çalışmalarından biri.

 Dr. Steve Best

“Sizinle, bir süredir kafamı meşgul eden bir düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bu düşünce aklıma sizin türünüzü sınıflandırmaya çalışırken geldi ve anladım ki sizler aslında memeliler sınıfına dahil değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeliler, yaşadıkları çevre ile içgüdüsel olarak bir denge kuruyorlar. Ama siz insanlar öyle değilsiniz. Bir bölgeye yerleşiyorsunuz ve çoğalıyorsunuz, tüm doğal kaynakları tüketene kadar çoğalıyorsunuz. Canlı kalabilmenizin tek yolu başka bir bölgeye yayılmak. Bu gezegende bu şekilde yaşamını sürdüren bir organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musunuz? Virüsler. İnsanlar hastalıktır. Bu gezegenin kanserleri. Sizler bir vebasınız.”

Ajan Smith, The Matrix (1999)

Bu yazı bir hikâye anlatıyor. Küçük bir hikâye değil, aslında en büyük hikâyelerden biri- insanların gezegendeki en zayıf hayvan olmaktan en tehlikeli hayvan olmaya, avlanan olmaktan avcı olmaya, en korunmasız av olmaktan en başarılı avcı olmaya doğru nasıl evrim geçirdiğinin hikâyesi bu.  Tek bir türün çok kısa bir sürede nasıl küresel tek bir tür haline geldiği ve gezegeni ihtiyaç ve hırslarıyla sömürgeleştirdiğini, yeni jeolojik bir çağ açtığının-insan egemen Antroposen çağını- yarattığını ve bütün gezegenin çökmesiyle son bulacak şekilde nasıl bir tehdit oluşturduğunu anlatan şaşırtıcı bir destan.

Bütün imparatorluklar gibi, insan imparatorluğu önce yükseldi, göz kamaştırıcı başarılar elde etti ama son kararda sürdürülmesi imkânsız ve çürümüş devasa bir  yıkıntıydı; ve bu şekilde aynen diğer imparatorluklar gibi ölüyor, dağılıyor, çöküyor. Ancak bu dramda emperyalist bir devlet ve sömürgelerinde tanık olduğumuzdan çok daha fazla şey söz konusu; çünkü burada bütün  Homo sapiens türünden ve onun biyoçeşitliliğe ve gezegenin ekolojik dinamiklerine bir bütün olarak vurduğu darbeden söz ediyoruz.

Bu hikâyede bilimsel bir söz birliği yok; Homo sapiens’in kökleri ve düzgün bir taksonomik tablo ve terimleme konusunda binlerce farklı anlatı var. Tartışmaların kakofonisi kısmen emperyal sebeplerden, (bilim bu konuda emin değil, sürekli değişiyor) , kısmen politik sebeplerden (bilim adamları, araştırmacıları ve tarihçilerin  birbiriyle rekabet eden anlatılara meydan okumada, kendi anlatı ve keşiflerini geçerli kabul etmede çıkarları var) ortaya çıkıyor. Belirsizlikler bir yana; insan geçmişinin ana hatlarını kavramak, ne çeşit bir hayvan olduğumuzu anlamak, şu anda yaşanan sosyal ve ekolojik krizlerin  sebeplerine ışık tutmak, yaşanabilir gelecek toplumlar yaratabilmek için büyük önem taşıyor- tabii bu türden bir proje hâlâ mümkünse.

İlk atalarımız 5 ile 7 milyon yıl kadar önce bağımsız bir primat dalından türediler. İklim değişikliklerinin baskısıyla Doğu ve Güney Afrika’dan ayrılıp çeşitli sebeplerden ötürü iki ayak üzerinde duracakları ve bipedal hayvanlara dönüşecekleri geniş çayırlara doğru yol aldılar. Bu Australopithecineler yaklaşık 100 cm boyunda, kıllı ve kuyruklu maymun türünden insanlardır- kuyruklu maymunlara görece küçük beyin boyutuna sahip olma anlamında benziyorlardı, dik yürümek anlamında da insanlara benziyorlardı.2-3 milyon yıl sonra çeşitli Australopithecine tipleri Homo genus’unun ayrıksı varyasyonlarına doğru evrildiler, buna Homo habilis, Homo heidelbergensis , Homo neanderthalensis ve Homo sapiens’le beraber Homo sapiens sapiens de dahil (davranış anlamında modern, dil konuşan insanlar). Bu dinamik ve renklendirilmiş evrim yolunda hominid beyinler giderek büyüdü; teknolojileri ve kültürleri daha sofistike oldu; nüfusları durmaksızın coğrafi ve ebat anlamlarında büyüdü, böylece ekolojik darbeleri de giderek daha yıkıcı bir hâl aldı.

Şu tür sorularla  ilgili bir görüş birliğine henüz  ulaşılmadı: öteki primatlarla olan ilişkisi açısından insanları nitelendirecek uygun taksonomik dil hangisidir? Hangi Homo çeşitleri alt-tür değil de gerçek tür örnekleriydi? Onlarla hangi Homo türleri beraber yaşadı , ve ne zaman yaşadılar? Afrika teorisinin iddia ettiği gibi düz bir şekilde sıra sıra bir türün devamı olarak mı evrildiler, yoksa çeşitli Homo türleri  çoklubölge teorisinin iddia ettiği gibi beraber evrim geçirerek Afrika’yı farklı zamanlarda ve farklı göçlerle mi terketti?

İnsan çeşitleri ve devamında göç örüntülerinin çeşitliliği ne olursa olsun, yaklaşık 100 bin yıl önce (bu tarih de tartışmaya açıktır) Homo sapiens Afrika kıtasından kıtaların buz örtüleriyle birbirinden ayrıldığı, bilinmez, uçsuz bucaksız bir dünyayı keşfetmek için ayrıldı. Avrupa’ya, Asya’ya, Avustralya’ya, Siberya’ya, Endonezya’ya ve Amerika kıtasına doğru göç ettiler, dünyanın her bir yanında kendi imparatorluklarını kurdular. Aynı anda çoğalarak, çeşitlenerek ve  kıtaların her bir yanına dağılarak insanlar güneyden kuzeye, doğudan batıya dünyayı bir sömürge haline dönüştürmek için hiç vakit kaybetmediler.

Var olan on milyon hayvan türü arasında sadece biri- çoğu çoktan yokluğa karışmış, binlercesi tehlikede , binlercesi yokoluş sınıra gelmiş, ve bazıları hâlâ keşfedilmeyi bekleyen türler arasında- Homo sapiens o alçakgönüllü memeli ve primat kökenlerinden yükselerek gezegendeki en baskın, en şiddet dolu, en avcı ve yıkıcı hayvana dönüştü. Homo sapiens yaşadığı ve gittiği her yere sosyal ve ekolojik yıkım, yokoluş krizleri ve kronik savaş getirdi.

Homo neanderthanlensis’in Yokoluşu

Homo sapiens Avrupa’ya doğru yol alırken oralarda zaten yaşamakta  olan bir başka homo türü vardı- Homo neanderthalensis veya Neandertal İnsan. Türcü folklore göre neandertaller  daha gelişmiş insanlara kıyasla ilkel ve kaba hayvanlardı; ama aslında, bu iki Homo türü zekâ ve kültürel sofistikasyon anlamında kabaca eşitti. Birçok akademisyen Neandertallerin kompleks kültürünün dekorasyon, müzik, gömme ritüelleri ve ölüler için yas tutma gibi özelliklerinin olduğunu öne sürüyor. Neandertaller modern insandan daha bodurdu, daha yassı ve düz bir burnu vardı, kasları daha genişti, hatta daha geniş bir beyin oyuğuna sahipti. Homo sapiens’in daha az bir teknolojik başarısı ve daha iyi adaptasyon becerileri olmuş olabilir, ama aynı zamanda daha kurnaz ve daha şiddet doluydu.

Homo sapiens Neandertallerle 45 bin yıl önce karşılaştı, 15,000 yıl sonra artık Neandertallerin soyu tükenmişti. Homo neandertalensis’in yok olmasına neyin sebep olduğu konusunda tartışmalar sürüyor. Üç iddia dolaşıyor ortalıkta:

1- İnsanlar ve Neandertaller etkileşime girdi, birbirlerinden üremeye devam ettiler, sonunda Homo sapiens Neandertalleri gen havuzunda eritti; yani  hepimizde Neandertal ata ve Neandertal genler var demek.

2- Homo sapiens çok sert ve değişip duran  iklim koşullarının karşısında hayatta kalmayı başarma konusunda Neandertaller’den daha başarılı oldu.

3-İnsanlar Neandertallerle barışçıl bir şekilde var olmadı ya da onları rekabet ederek geçmedi, tam tersine 15 bin yıl boyunca neandertallerin soyu tükenene dek onlara  savaş açtı.

Elbette cinsler arası üreme, adaptasyon sağlayamama ve  iklim, neandertallerin yokolmasında rol oynamış olabilir. Ama daha akla yatkın bir yorum- sistemik şiddet, kronik savaş, yabancı düşmanlığı ve kabilecilik kanıtları gösteren rahatsız edici bir örüntüyle tutarlılık gösteren bir yorum var: o da Homo sapiens’in Neandertalleri katlettiği.

Nicholas Wade’in açıkladığı gibi, “avcı toplayıcı toplumların birbirlerine olan düşmanlığını ve Neandertallerin modern insanda uyandırdığı o aşırı korku hissini göz önüne alırsak iki türün birbiriyle zaman geçirmekten memnun olduğunu düşünmek hayli zor”.

Jared Diamond, Homo neandertalensesin sert buz devri iklimlerine kendini adapte ettiğini ve on binlerce yıl bu koşullarda hayatta kalmayı başardığını, bu yüzden insanlar Avrupa’ya yayılırken ölmelerinin pek mantıklı bir yorum olmadığının altını çiziyor. Diamond daha üstün teknolojilerin daha az gelişmiş teknolojilere sahip insanları işgal ettiğini, fethettiğini ve katlettiğini gösteren tarihsel bir dinamik  olduğunu söyleyerek  “eğer öyleyse, Cro-magnon -Neandertal geçişi aslında yaşanmak üzere olan şeyin bir habercisiydi sadece” diyor.

Bunun anlamı şudur: diğer bir insan türüyle ilk karşılaşmamızda soykırıma varan bir savaş söz konusuydu, günümüzde insanların karşı karşıya olduğu tarih ve krizlerin sahnesini de işte bu karşılaşma hazırladı. Tarih bize “ iyi olanlar kazanmadı, aslında biz en iyi açıdan bakarsak bir çok gaddar zaferin mirasçılarıyız, en kötüsünü düşünürsek eğer, o zaman soykırım mirasçılarıyız. Durmadan rakipleri olan insanların kökünü yeryüzünden silen insanların torunları olabiliriz” diyor. Neandertallerin katledilmesi, bu yoruma göre aslında  tarım toplumlarının binlerce yıllık ilkel/ilk insanlara yönelik saldırısına, Kolomb’un Tino Kızılderililerini katletmesine, Pizarro’nun  Güney Amerika’daki Kayapo halkını, ABD’nin  Yerli halkları, Nazilerin 6 milyon Yahudi ve diğer milletlerden insanı öldürmesine,  Ruanda ve Darfur’faki soykırım savaşlarına, bir çeşit giriş niteliği taşıyordu

Pleistosen Kırımı Tartışması: Megafaunanın Yokoluşu

Neandertallerin 30 bin sene önce yok olup gitmesi ve Homo erectus varyantının Flores adasından 10 bin  sence  önce ortadan kaybolması sonucu Homo sapiens bidepal/iki ayaklı primatların insanı afallatan seyahatinin yegâne mirasçısı durumuna geldi. Avrupa’daki homo rakiplerini yok edip etmedikleri bir yana, Homo sapiens gezegende barış ve uyum sağlamakla pek uğraşmadı. Tersine, insanlar nereye gittilerse hayvan türlerini yok ettiler, birbirlerine savaş açtılar ve doğal çevrelerini harap ettiler.

Pleistosen Kırımı tezi(büyük kara memelilerinin yok olduğu, insanın evrimiyle belirginleşen 1,7 milyon yıl ile 11 bin sene öncesi arası dönem) , insanların karşılarına çıkan bütün megafaunayı- büyük kara memelerini- yok etmeye olan eğilimiyle ilgili tartışmalı bir teoridir. Kırım hipotezine göre megafaunaların yok oluşları hayvanların daha önceden insanlara hiç rastlamadığı ve bu yüzden insanların ölümcül teknolojilerinden kurtularak hayatta kalmayı başarmaya hazırlıksız yakalandıkları çevrelerde insan türünün ansızın dahil olmasının bir sonucudur.

Bu tartışmadaki asıl soru şu olmalı: insanların göçü ve kitlesel yokoluşlar bir raslantı mı? yoksa sebep sonuç bağlarıyla birbirine bağlı olgular mı? Ronald Wright insanların milyonlarca yıl Afrika, Asya ve Avrupa’da herşeyi öldürmeden avlandığını, ansızın davranışlarının değişmesinin garip bir açıklama olduğunu söylüyor. Bazı yokoluşlar  ise iklimlerin ansızın tepetaklak olmasıyla da birbirine denk geliyor, Buz Çağının başlangıcı ya da sonu da bazı türlerin kendini adapte edemeyeceği kadar çabuk meydana gelmiş olabilir. Ancak Wright iklim değişikliği senaryosunun bazı yokoluşları açıklayabilse bile gene de 50 bin sene boyunca devam eden insan göçü ile mamutların, mağara ayılarının, kılıç dişli kaplanların,  Mastodonların, uçmayan kuşların, tapirlerin, lemurların, yaban atlarının yokoluşları arasında görülen tutarlı bağlantıların hepsini açıklayamıyor. Eldeki kanıtlar daha çok doğal olayların değil insan etkinliklerinin bu türden kitlesel yokoluşlardan sorumlu olduğunu düşündürüyor.

Nils Eldredge’in söylediği gibi:

“Kanıt son derece açık: nereye gittiysek diğer türler biz oraya varır varmaz kısa bir süre sonra yok olup gitmiş. Madagaskarlılar 2,000 sene önce Madagaskar’a ulaştığında, Karayiplere aynı dönemde başka insanlar vardığında, ya da Yeni Dünya’ya 12 bin sene ilk insanlar ayak bastığında veya aborjin Avustralyalılar yuvalarına 40 bin -50 bin sene önce  ulaştığında sonuç hep ama hep aynı olmuş: bir çok tür bir süre sonra ortadan kaybolmuş, özellikle de büyük avcı hayvanlar ve büyük kuşlar.”

Küçük, zayıf, yavaş, beceriksiz olup büyük ve keskin dişleri ve pençeleri olmayan insanlar kendilerine dadanan büyük avcı hayvanlarla asla eş tutulamazdı. Evrimci mitlere rağmen biz tarihimizin büyük bir kısmında av değil, avcıydık. Milyonlarca yıl boyunca insanlar ve ataları güçlü hayvanlardan gelebilecek saldırılardan korkarak yaşadı. Bu durum 50 bin yıl önce insanlar çevrelerini düzenlemek için ateşi kullanmaya başlayıp uzun sopalara takılmış taş parçalarından oluşturdukları mızraklar geliştirmeye başlayınca değişti. Megafauna hayvanlarını bir grup olarak çevreleyerek yeni silahlarıyla sürekli hedef alma gibi bir strateji geliştirdiler.  Megafauna ise insanlardan korkmak için hiçbir sebepleri olmadığı için kolay hedeflere dönüştü ve neredeyse kolay bir biçimde teslim alındılar. Bazı yazarlar için tarihte belirleyici olan olay kapitalizmin ortaya çıkışı yani Endüstri Devrimi ya da tarım toplumlarının oluşması değil, mızrak teknolojisi ve organize avlanmanın ortaya çıkışıdır, bu durum insan statüsündeki av olmaktan avcı olmaya doğru yaşanan değişimi gösterir.

“İlkel” üst Pleistosen insanları aslında becerikli öldürme timleriydi ve dünyanın her yerinde türler taştan silahlarına ve geniş alanlarda kullanılan, hayvanları açığa çıkmaya zorlayan ateşlere yenik düştüler. Ayrıca büyük hayvan sürülerini uçurumlardan atlamaya zorlayarak vücutlarından geri kalanları yağmaladıklarına dair kanıtlar da bulunuyor.

İster Neandertallerin isterse megafaunanın yokoluşundan söz edilsin, bir çok tarihçi ve antropolog homo sapiens’in doğuştan katil olma olasılığını reddediyor.  İnsanları kan dökme kapasitesine sahip olmaktan, acı ve ızdıraba sebep olma suçlamasından, son derece yüksek yokoluş oranlarından aklamak istiyorlar, bunu da insanların eğilimlerinin değil de çevresel faktörlerin bu kadar büyük oranlarda yaşam kaybına sebep olduğunu söyleyerek yapıyorlar.

Tarım Devrimi

Megafaunanın yok edilişini tarım konusu izledi. Gezegendeki insan varlığından kaynaklanan gerçek sorunlar avcı ve toplayıcı toplumlardan yerleşik ve tarım toplumlara sismik geçiş sürecinde başladı. 15,000 ile 10,000 yıl öncesinde büyün Ortadoğu ve Yakın Doğu’da insanlar tarihleri boyunca ve atalarının tarihi boyunca hep devam eden temel toplumsal organizasyon modunu değiştirmeye başladı.

Küçük ölçekli avlanmalar, toplayıcılık ve doğada bulunan gıdaları almak, bir yerden diğerine gezinmek yerine insanlar  ekin ekmek ve en faydalı olduğunu düşündükleri hayvan türlerinden fayda görmek adına belirli bölgelere yerleşmeye başladılar. Artık yabanın evcilleştirilmesi olayına girdiklerinden insan buğday ve arpa yetiştirmeye, leş yiyen kurtların yavrularını ehlileştirmeye kendi amaçlarına hizmet etmeleri için keçileri ve koyunları beslemeye başladı. Tarım toplumuna geçiş farklı bölgelerde farklı şekillerde olduysa da insanlar arasındaki uyumlu ilişkilerin ve kültürle doğa arasındaki uyumlu ilişkilerin düşmanlığa, kopukluğa ve sürdürülemezliğe dönüşmesi gibi aynı yıkıcı sonuçlara yol açmıştır.

En önemli değişimlerden birisi artı ürünün üretilmesiydi. Bu durum bazı insanların kendilerini çalışmaktan kurtarıp zamanlarını yazmaya, imal etmeye, metalürjiye ya da profesyonel ordularda görev almaya vermesini mümkün kıldı. Kaynakların takip edilip yönetilmesi, arazi kullanımlarının planlanıp hayata geçirilmesi, ürün rotasyonunun organize edilmesi gibi amaçlarla rahipler ve yazıcılar çıktı ortaya, böylece el emeği konusunda ayrıcalıklı bir grup oluştu zamanla. Bütün bunlarla beraber nüfus sayımı, vergi, para tedavülü ve ticaret kayıtlarının idari kayıtlarını tutmak amacıyla politik bir devlet ortaya çıktı; bu durum yazma teknolojisi yarattı, böylece  sözel ve yazı öncesi kültürlerden yazılı kültüre geçişi mümkün kıldı. Artı gıda üretimi ayrıca nüfus artışını artırdı, bu da köylerin şehirlere ve devletlere, nihayetinde imparatorluğa dönüşmesinde kendini ortaya koyan devleşme olgusuna yol açtı.

Avcı toplayıcı grupların eşitlikçi olup hiçbir ataerki, kült uzmanı, kral, sınıf ya da devlet bilmediği bir noktaya rağmen tarım toplumunda insanın hayvan üzerindeki tahakkümünün yanı sıra erkeğin kadını, zengin sınıfların çalışan sınıfları ve son olarak devletin yurttaşları ezmesine de tanık oluyoruz. Avcı toplayıcı grupların kullanım odaklı ve eşitlikçi doğasından farklı olarak tarım toplumlarının güç, zenginlik sahipleri ve mülk sahibi elitlerin çıkarlarını emek kontrolü, kölelik, savaş ve imparatorluk aracılığıyla ilerletmek için organize olduğunu görüyoruz. Hayvanları zaten köleleştiren insanlar kendi türünü de köleleştirmeye başladı. Uygarlığın zenginliği, gücü, şehirleri ve imparatorlukları güçlü bir azınlığın büyük bir çoğunluğu köleleştirmesi aracılığıyla serpildi.

İnsanlar bir kez çoğalmaya başlayan insan nüfusu  için yeterince üretim yapıp biriktirmeye başlayınca  ekolojik sınırlar aşıldı ve bir ekolojik bölgeden diğerine hareket edildi ve  küresel statü elde edilip aşırı nüfus artışı, aşırı üretim ve kaynakların sürdürülemez şekilde tüketimi nedeniyle gezegen çapında sistemik sonuçlardan kaçılamayacak bir noktaya gelindi.

En yakın atalarımız dahil bütün türler kendi nüfuslarını sınırlayan lokal ekosistemlerde küçük nüfuslar halinde yaşarken; tarım toplumu; insanların lokal ekosistemlerin sınırlarını aşmalarını ve nüfus artışı konusunda zorunlu buldukları sınırları geçmelerini, coğrafi kapsam ve nüfus olarak da büyümelerini sağladı. Artan teknolojik becerileriyle beraber insanmerkezci ve türcü ideolojilere yol açan bir yabancılaşma ve  kopma hissi de oluştu. Tarım toplumuyla beraber “belirsiz bir toplumsal genişleme olanağı” ortaya çıktı: “daha çok insan daha fazla toprak üzerinde organize oldu” böylece  gezegenin sömürgeleştirilmesi konusunda ilk dev adımı atma imkânı da yaratılmış oldu.

Bir kez kapitalist ideolojiler ve  küresel pazar sistemleri ortaya çıkınca iktidar, mülk ve menfaat arzuları da ideolojik kısıtlamalardan kopmaz bir şekil aldı (din ve felsefe aracılığıyla) ve yeni kötülük kademelerine doğru büyüdü. Hırs ve materyalizm kınanmak yerine baş tacı edildi, tüketicilik kanser halini aldı, var olan herşey metalaştırma, endüstriyelleştirme ve mekanizasyon  amacıyla uysallaştırıldı. Kapitalizm Batı devletlerinden öteki kıtalara yayılarak 20.yy’ın sonlarına doğru dünyayı uluslararası bankalar, finans endüstrileri ve  şirketler aracılığıyla kelimenin gerçek anlamıyla ablukaya aldı. Büyü ya da öl mantığıyla, temelden sürdürülmesi imkânsız olan kapitalizm, dünyanın kaynaklarını tamamen tüketti, etrafa kirlilik ve zehir saçtı, gezegen çapında bir ekolojik krizi tetikledi.

Tarım/tarım kültürü şu anda da bizim temel sosyal paradigmamızdır. Sadece bir üretim tarzı değil bir toplumsal sistemdir, bir ideolojidir; vahşi olanın evcilleştilmesini, insanın hayvana, dünyaya ve insanın insana olan tahakkümünü içeren bir dünya görüşüdür, sürdürülemez bir büyüme biçimi ve aşırı kalabalık yaşam alanlarında insanların bir araya toplanma biçimidir. Kapitalizm en gelişmiş ve patolojik bir hal içerisinde genişlemeyi, kontrol edilemez bir büyüme arzusunu, para ve zenginliğin fetişleştirilmesini, toplumun sadece bir ekonomiye indirgendiği tamamen azar  egemenliği içerisindeki küresel bir bağlam içerisinde bu sistemin devam ettirilmesidir.

Küresel İnsan ve Bunun Sonrası

Daha önce görülmemiş bir yolculukla beraber, Homo sapiens Afrika’nın dar bir gölgesinden dünya egemenliğine doğru evrildi. Önce yavaş, sonra hızlı bir biçimde; sayı olan önce binlerceyken sonra milyon ardından milyarlar halinde; Afrika’dan Avrupa’ya; Asya’dan Avustralya’ya; izole bölgelerden bütün dünyaya yayılmış bir kitleye doğru-insanlar dünyanın fatihleri oldular. Torunları fenotip, etnisite, dil ve  kültür çokluğuyla serpildi- bunların her biri insanlar gezegen çapındaki egemenliğini yaymaya devam ederken şu anda küçülüyor, homojenleşiyor, içe doğru çöküyor.

Milyonlarca yıl boyunca doğum yerimizin dışına pek seyahat etmedik. Bir çok hayvan dünyanın oldukça küçük bir alanına dağılmıştır. Ama insanlar dünyanın ilk küresel türü oldu. Küresel bir tür sadece evrensel olarak her bir yere dağılmaz, hepsi içerden birbirine bağlıdır; coğrafi anlamda kendimizi sağa sola yaydıktan sonra birbirimize ticaret, ekonomi, ulaşım ve  iletişim yoluyla bağlantılar kurduk. İnsan imparatorluğunun büyümesi biyolojik toplumsal çeşitliliği azalttı, şu anda da  insan türünün yokoluş sürecine işaret ediyor. Tek bir tür milyonlarca başka türle dolu bir dünyayı sömürgeleştirdi, sonuçları ise son derece yıkıcı oldu. Bizler kozmik hırsları olan sömürgecileriz, parazitleriz ve avcılarız. Ancak evrim yolcuğumuzun artık kontrolden çıkıp çıkmaz sokak olmasa bile kritik bir noktaya ulaştığını gösteren üç önemli belirti vardı: aşırı nüfus artışı, iklim değişikliği ve türlerin yokoluşu.

Nüfus Artışı

İnsanların kötülük dolu küresel bir tür olmaya doğru yükselişini geometrik büyüme oranlarından daha iyi anlatan bir belirti bulmak zordur. 50 bin yıl önce  insanlar Avrupa’ya göçlerle yayılırken nüfusları 1 milyon ile 5 milyon arasında değişiyordu. 10 bin yıl önce tarım toplumları yayılmaya başladığında insan nüfusu on milyondu. MÖ 1,000 yılında insan nüfusu 500 milyona ulaşmıştı.

İnsan varlığı 1800 yılında 1 milyara ulaştı. 1930 yılında  insan nüfusu 2 milyardı. 1960 yılında 3 milyarı bulduk. 1974 yılında 4 milyar olduk. 1987 yılında artık 5 milyar sınırına ulaşmıştık.1999 yılında ise artık 6 milyardık. 2012 yılında artık 7 milyar insanız ve her yıl 75 milyon insan katılıyor aramıza. 2050 yılına dek insan nüfusunun 10 milyarı aşması bekleniyor.

Bu sürekli artışta net bir örüntü bulunuyor. İnsanların milyar bariyerini aşması için 200 bin sene gerekti. Bunu ikiye katlaması için sadece 130 sene yeterli oldu. Bir milyar daha artmak için 30 sene yetti. 4 milyara ulaşmak için 14 sene daha gerekti. Bir milyar daha eklemek için sadece 12 sene daha geçti. Her yıl gezegene 75 milyon insan daha ekleniyor, her gün 200 bin insan doğuyor, en büyük nüfus artış oranları Latin Amerika, Orta Doğu ve Afrika’nın güney kısımları.

5 milyar nüfus olunca insanlar toplam biyokütle anlamında gezegendeki en kalabalık tür haline dönüştü. 1990 yılına dek sayıları sıçanlar dahil bütün öteki memeleri aşmıştı. 1980 yılında insanlığın dünyadan talepleri kendini yenileme kapasitesini aşmaya başladı. 2003 yılında ekolojik ayak izimiz gezegenin sağlayabileceğinden %25 daha fazlaydı.

Elbette orta sınıf ve zengin Batılıların ekolojik darbesi çok daha büyük- gelişmemiş ülkelerde tüketilen kaynakların oranından neredeyse 27 kat fazla, dünyanın yarısını oluşturan, günde 2 dolardan az parayla yaşamaya çalışan, elektriği bile olmayan, hiçbir sağlık hizmeti alamayan 3 milyar insandan çok çok daha fazla. Ama buna rağmen insan nüfusu artmaya ve genişlemeye devam ediyor, kaynaklarsa hızla küçülüyor. Kaynaklara olmasa bile toprağa ihtiyacı olan insan sorunu, yoksul Afrika köylerinin yaban yaşam alanlarını ele geçirip insanları ve filleri giderek sertleşen çatışmalara sürüklemesinde kendini gösteriyor. Hint köyleri gene aynı şekilde kaplan rezervlerini işgal edip onları yokolmaya doğru sürüklüyor.

Türlerin Yokoluşu

Şu anda gezegenin 6. Büyük yokoluş krizinin tam ortasındayız. Sonuncu tür kırımı 65 milyon yıl önce dinozorların tamamen ortadan kalkmasıyla sona ermişti. Ancak geçmişte yaşanan olaylardan farklı olarak şu andaki olay meteor düşmesi gibi doğal fenomenlerden değil tamamen insan eylemlerinden kaynaklanıyor. Bu sefer dünyaya meteor fırtınası gibi defalarca çarpan şey insanların kendisi, ayrıca varlıklarının dallanıp budaklanması da bütün gezegene bir tsunami dalgası gibi yayılıyor.

Tür kırımının ana sebebi aslında yaşam alanlarının yok olması; ormancılık, tarım ve maden çalışmaları gibi tetikleyici sebepler var. Geçtiğimiz yıllar içerisinde  173 memeli türünün toprak alanı yarı yarıya azaldı. İnsan kaynaklı değişimler, türlerin yokoluş sürecini doğal yokoluş sürecine kıyasla bin ile on bin kat arası hızlandırıyor. Korumacı biyologlar dünyada var olan bitki ve hayvan türlerinin yarısının bu yüzyılın sonuna dek tükenmiş olacağını tahmin ediyor. Her yıl gezegende 27 bin tür yok oluyor. Bu, saatte 3 tür demek.

Günümüzde 11 binden fazla hayvan türü tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya: buna büyük kuyruklu maymunlar, Afrika ve Asya filleri, Florida panteri, çita, leopar, kapan, gökbalina, kutup ayısı, deniz kaplumbağası, bozkurt, dev pandalar, California akbabası, büyük beyaz köpekbalığı ve siyah gergedan da dahil. Yağmur ormanlarında, okyanuslarda ve başka yerlerde var olduğunu dahi bilmediğimiz yaşam formlarını yok ediyoruz.

İklim Değişikliği

Onyıllar boyunca bilim adamları insanları yaklaşmakta  olan ekolojik felaketler konusunda uyardı. İklim değişikliği tartışmaları artık sona ermiş görünüyor; çünkü (çoğu ExxonMobil ve diğer dev gaz ve petrol şirketinin uşağı olan) şüpheciler artık ifşa edildiler, hataları ispatlandı, gezegen çapındaki çöküş son yıllarda yapılan en karamsar tahminlerin bile ötesinde. İklim değişikliği konusunda çoktan dönülmez noktaya varmış bulunuyoruz, sebep olduğumuz değişimler binlerce yıl boyunca etkisini sürdürecek.

Bilim adamları küresel ısınmada hiçbir şekilde aşılmaması gereken eşiğin 2 derecelik artış olduğu konusunda hemfikir. Şu ana dek, insanlar  gezegen sıcaklığını 0,8 derece artırdı. Bu bile ciddi bir ekolojik hasar vermeye yetiyor. Şu anda bütün karbondioksit salınımına son versek bile bilgisayar modelleri gezegenin gene 0.8 derece ısınacağını gösteriyor, böylece hepimiz 2 derecelik artış sınırının üç çeyreklik kısmını tüketmiş olacağız. Ancak karbon emisyonları her yıl artmaya devam ediyor. Ayrıca kömür de iki derecelik sınırı aşmamıza neden olacak. Tahmin bile edemeyeceğimiz bir felakete doğru gidiyoruz.

İnsan  imparatorluğu büyürken lokal ekosistemleri bozup yok etme sürecinden okyanuslardan ormanlara kadar gezegende var olan bütün büyük ekosistemlerin dengesini bozmaya doğru yol aldı. Toplamda sebep olunan darbe tüm gezegenin ısıtılmasına benzetilebilir, herşey dengesini yitirmiş bulunuyor, homeostatik mekanizmalar gezegeni milyarlarca yıl dengede tutmuşken şimdi dağılıyor, artık geri dönülmesi imkânsız bir çöküş ve iklim değişikliği sürecinin içindeyiz. Çoktan görmeye başladığımız sonuçlar arasında  çölleşme, ölümcül sıcak dalgaları, eriyen buzullar ve buz örtüleri, deniz seviyelerinin artışı,  seller, süper fırtınalar var. İklim değişikliği hayvanları da çok  kötü etkiledi, kutup ayılarının, foklarım ve penguenlerin buzdan yaşam alanlarını bozdu. Bu durum, yoksul ülkelerde binlerce, belki milyonlarca insanın ölüm sebebine etki eden bir faktör. Dünya Sağık Organizasyonu iklim değişikliği sebebiyle  her yıl 150 bin insan öldüğünü söylüyor.

Antroposen Dönemine Hoş Geldiniz

1989 yılında çevreci Bill McKibbin “ Doğanın Sonu” adında bir eser yazdı. Yazarın anlattığı şey doğanın gerçek anlamda ölümü değildi; insan nüfusları ve teknolojileri tarafından sömürge haline getirilen, egemenlik altına alınıp dönüşüme uğratılan doğada insan varlığı sebebiyle etkilenip değişime uğramayan tek bir yağmur damlasının ya da meltemin kalmamasıydı. Dahası, genetik devrim aracılığıyla bilim bitkilerin,  hayvan ve insanların genetik yapısının  yeniden biçimlendirmeye başladı. Farklı türlerin genlerini karıştırarak canlılar yeniden yaratılıyorlar, yeni bir DNA alfabesi çorbası yaratılıyor. 2010 yılında McKibben bu sefer “Eaarth” adındaki eserini yazdı. Burada Dünya kelimesi özellikle yanlış yazılmıştı (Earth yerine Eaarth), amaç; gezegenin milyonlarca yıldır var olduğu şeyden ciddi bir şekilde kopmuş olduğu gerçeğine dikkat çekmekti.

Eski  NASA çalışanı bilim adamı James Hanson iklim değişikliği konusuna dikkatleri çeken  ilk bilim adamlarındandı. 2007 yılında Hanson,” eğer bu yolu bir on yıl daha izlersek farklı bir gezegen olacağımızı düşündüğüm bir ortam yaratacak iklim değişikliklerine tanık olacağız- kutuplarda buzullar olmayacak, deniz seviyeleri artacak, kıyılarda fırtınalardan kaynaklı trajediler yaşanacak; su bulunmaması ve değişen iklim zonları sebebiyle bölgesel gerginlikler yaşanacak” demişti. 2012 yılı Şubat ayında yapılan bilimsel bir konferansta ise 2050 yılında gezegenin artık “tanınmaz” bir halde olacağı söyleniyordu.

Son 12 bin yıllık Holosen çağı bitti. Artık yeni bir çağa girdik. Bu çağ bizim darbemizin derinliği ve her yere yayılmışlığı ile biliniyor olması nedeniyle Antroposen Çağı olarak adlandırılıyor. Antroposen çağı jeolojik zamanda artık insanların evrimsel değişimin en belirleyici öznesi olduğu türden bir kırılmayı işaret ediyor. İnsanlar kapitalist endüstri devriminin yaşandığı 19.yüzyıla dek böylesine belirleyici bir güç  olamazdı. Bu ekonomik ve teknolojik  devrimlerin kombinasyonu çevrede devasa sera gazı etkisi birikmesine, genişlemiş şehirlere, doğal bitki örtüsü yerine tarımsal monokültürlerin geçmesine yol açtı, yeşillikleri çöle çevirdi, toprakları- yeşil alanları çölleştirdi, okyanusları asitledi, yağmur ormanlarını yok etti, 6. Tür kırımı krizinin başlamasını hızlandırdı, bataklıkları kuruttu, nehirlerin barajlarla kapatılmasına, yaşam alanların otobanlara dönüşmesine neden oldu.

Şu ana dek Antroposen Çağı’nda:

•             İnsanlar  solar enerjinin %40’tan fazlasını ve dünyada var olan suyun %54’tan  çoğunu tüketiyor.

•             Dünyada buz bulunmayan yerlerin yarıdan fazlasını sömürgeleştirdik.

•             Dünyada meraların %80’i ve yeryüzü yüzey toprağının %40’ı toprak dejenerasyonundan dolayı sorun yaşıyor.

•             İnsanlar dünyadaki orman örtüsünü her sene 40 milyon dönüm küçültüyor. Her saat  1,500 dönüm toprak  çöl haline geliyor.

•             Dünyadaki yağmur ormanlarının yarısını yok ettik, sığ mercan kayalıklarını kırıp geçirdik, trol avcılığı gibi teknolojilerle balık alanlarını tükettik.

•             Artık kent çağındayız. 2030 yılına kadar insan nüfusunun üçte  ikisi şehirlerde yaşıyor olacak. Mumbai ya da Sao Paulo gibi mega şehirler 10 milyon hatta 20 milyon insanla dolacak. Bu arada IMF, Dünya Bankası, küreselleşme ve yapısal uyum sağlama programlarının bir sonucu olarak bir milyar  insan pislik dolu , hastalık üreten barakalarda yaşıyor olacak.

İnsan İmparatorluğunun Çöküşü

Varolan on milyonlarca hayvan türü arasında sadece birisi- çoğu yok oluşun eşiğinde, bazısı ise hâlâ keşfedilmemiş bir çok türden biri- Homo Sapiens o memeli köklerinden on milyon önce yükseldi ve gezegendeki en egemen, en şiddet dolu, en avcı ve en yıkıcı hayvana dönüştü. Seyahat edip yaşadığı neredeyse her yerde insanlar  insan imparatorluğu ebat, kapsam ve karmaşıklık anlamında genişledikçe toplumsal ve ekolojik yıkıma sebep oldu, yıkıcı darbesi ve mirası da aynı etkiyi yarattı.

Tarih imparatorlukların çöküşü ve yıkılışının örnekleriyle dolu. Mezopotamya, Mısır, Pers, Maya, Yunan, Roma veya Osmanlı İmparatorluğu; bütün büyük toplumlar  var oldular ve ardından aşırı nüfus artışı, tarımcılıkta sınırın aşılması, avcılıkta aşırılık, ormansızlaştırma, toprak erozyonu ve  bitki ve hayvan gıda kaynaklarının fazla tüketilmesi nedeniyle yaşanan açlık sebebiyle hiçliğe karıştılar. Bu uygarlıklar ve diğerleri ekolojik kaynaklarının tüketilmesi sebebiyle çöktü, insan toplumları da küresel ölçekte aynı durumla karşı karşıya.

Ama bütün o kadim ya da modern zamanlardan çok daha çürümüş ve çok daha büyük bir imparatorluk var: bu imparatorluk İnsan İmparatorluğunun emperyalizmidir, Homo rapiens’in(tecavüzcü insan) krallığıdır,  öteki türler ve doğa üzerine gücünü kullanan İnsan Reich’ıdır. İnsan İmparatorluğu temelden yanlış, felaket boyutunda  ve ekolojik anlamda dallanıp budaklanmış bulunuyor… yakında kendi kılıcının üzerine düşeceği ortada. İlginç olan ise kendi geçmişimizden ders çıkarmıyor oluşumuz; çünkü şiddetimiz, kendimizi beğenmişliğimiz ve sanrılarımız, ayrıca elitlerin çıkarlarnını tarih ve etik kavrayışımızdan, değişme arzumuzdan daha güçlü olması. Büyü ya da  öl şeklindeki kapitalist mantık ve İlerleme miti sınır, sürdürülebilirlik ve ekoloji gibi bize biyotoplumun bir parçası olduğumuzu, ondan  kopuk olmadığımızı söyleyen kavramların bizden talep ettiği tevazuyu bir kenara itiyor. Toplumlarımız, bütün o çağdaş küresel kapitalizmin ötesinde  doğaya karşıt bir şekilde kurulmuş olup ekolojinin ihlâl edilemez yasalarını da küçümsüyor.

İnsan türü son sürat evrimsel bir çıkmaz sokağa doğru gidiyor. Gezegeni yok ediyoruz. Yaptığımız herşey hayvanları katlediyor, ekosistemleri çökertiyor. Ahlâki pusulamızı kaybetmişiz. Etik ve şefkat yerine iktidar ve çıkar amacıyla düşünüyoruz. Artık hayata hürmet duygumuz yok, doğayla aramızda bir bağlantı duygumuz yok. Kendimizi büyük bir biyotoplumun yurttaşları gibi değil doğanın efendileri olarak görüyoruz. Teknolojik olarak sofistikeyiz ama ahlâken bodur kaldık. Ekosistemlerin sürdürülmesinde  öteki yaşam formlarının önemine dair hiçbir fikrimiz yok, kendi sömürme amaçlarımız dışında türlerin kendi içsel değerleri olduğuna dair hiçbir duyarlılığımız bulunmuyor. Hayvanlara ve dünyaya yaptığımız şeyleri aslında kendimize yaptığımızı anlamayı başaramıyoruz. Ve bütün bunlar  olurken eğlence dünyasının fantezilerinde yaşıyor ve  film yıldızlarının makyajlarıyla ya da cinsel yaşamlarıyla ilgileniyoruz. Oysa türümüz büyük bir problemle karşı karşıya: tahakkümcü mentaliterimizi, doğaya yabancılaşmamızı ve sürdürülemez toplumsal sistemlerimizi nasıl yenebilir ve çok geç kalmadan dünyayla uyum içinde nasıl yaşayabiliriz?

Kriz ve Tarih Kavşağı

Savaşın, çevre yıkımının ve hayvan katliamlarının modern  Avrupalılarla başladığını söyleyen ısrarcı ve etkili bir mit var. Buna belki de Batı kültürlerinin ve onların baskın insanmerkezci ve türcü kafa yapılarının en belirgin özelliği olarak da bakabiliriz. Bu ütopik fantezi ve kültürel Maniheizm’in bir parçası olarak  bir çok yazar Batılı olmayan kültürleri ve Amerika Yerlilerini gereksiz yere , hürmet göstermeden kimseyi öldürmeyen, asil ve barışçıl , doğayla denge ve  uyum içinde yaşayan insanlar olarak resmedip ekolojik yağmacılığın failleri olarak modern çağın başlangıcındaki işgalci Avrupalıları göstermiştir.

Ancak son tarihi ve antropolojik araştırmalar şiddetin, yokoluş süreçlerinin, çevresel bozulmaların ve ekolojik dengesizliklerin tarihimizin çok erken dönemlerinde başlayıp bütün tarihimiz boyunca devam ettiğini gösteriyor. Adn cennetleri filan olmadı hiç, Altın Çağ filan yaşanmadı. İnsanların birbiriyle ve diğer türlerle, çevresiyle uyum içinde, huzurla yaşadığı bir dönem yaşanmadı. İnsanlar Afrika’dan göçlerle ayrılır ayrılmaz öteki türler ve çevre üzerinde yıkıcı etkileri olan kıtalar aşırı bir saldırıya başladı. İnsan sayısı, tüketim, teknolojik ve ekolojik gelişmeler arttıkça yaşanan yıkım da daha kapsamlı bir hâl aldı. Burada varolan yapı, türümüzde görülen sistemik sorunları da ortaya  koyuyor, türümüz şiddete güçlü meyilleri olan bir tür, öteki türlerden ve doğadan kopmuş, onlara yabancılaşmış; nüfus artışı ve kaynak tüketimini kontrol edemeyen, ekolojik gerçekleri ve doğanın sınırlarını ihlâl etmenin sonuçlarını kavrayamayan, şu andaki davranışların gelecekteki sonuçlarını göremeyen, davranışlarını ona göre düzenleyemeyen bir tür.

Belki zamanımızın en büyük ironisi var olan bütün yaşam biçimlerine ve gezegene yönelik agresif saldırı ile karşılığında görülen vurdumduymaz ve pasif tepki arasındaki ters ilişkidir. Direniş güçleri elbette var; ama hepsi parça parça ve anlık direnişler. Gezegene yönelik muazzam taarruza ve onun açık açık görülen yıkıcı etkilerine rağmen çelik gibi bir irade  ve kriz koşullarında organize bir mücadele yerine en baskın tepki inkâr, vurdumduymazlık, kendini beğenmişlik, çekingenlik, razı olmak oldu.

Artık  son iki yüzyılda yaşamış devrimcilerin ortaya koyduğu gibi “ya devrim ya barbarlık” seçimiyle karşı karşıyayız. Durumumuz öylesine kötü bir hâl aldı ki ya devrimi ya da çöküşü, kitlesel yokoluş ve büyük olasılıkla kendi ölümümüzü  seçmek zorundayız.

21.yy bir hesaplaşma yüzyılı. Bu yüzyıl tarihte inkâr edilemeyecek denli yaşamsal bir zaman. Farklı olası geleceklerin önümüzde uzandığı bir evrim kavşağı. Ama fırsat pencereleri kapanıyor. İnsanların hep beraber yapacağı ya da yapmayı başaramayacağı eylemler geleceğin kötü mü yoksa tamamen felaket boyutlarında mı, zor mu yoksa tamamen imkânsız mı olduğunu belirleyecek.

Mümkün olan en büyük, en geniş, en sistemli ve kapsayıcı vizyonlara ve stratejilere  ihtiyacımız var. En tavizsiz, en militan  politikaya ihtiyacımız var. Gezegen çapındaki savaş makinesini durdurmak için elimizin uzanabildiği bütün araçları kullanmamız gerek- şiddet barındırmayan direnişlerden sivil itaatsiğe, sabotajdan özgürleştirmelere, gerilla savaşından silahlı mücadeleye dek. Hiçbir şeyi masadan kaldırmamalıyız, çünkü herşey tehlike altında.

Atina’dan Paris’e, New York’tan Brezilya’ya kadar  tipik anlamda  politikanın artık bir işe yaramayacağını bilenlerin sayısı artıyor. Eğer yeni mücadele biçimleri, yeni toplumsal hareketler icat etmek yerine onların kurallarıyla oynarsak, vicdanımızın anlamayacağı türden şiddet dolu güçlere karşı kendimizi silahlandırmazsak hep kaybedeceğiz. Dünyanın savunulması için kesin ve acil eylemlere ihtiyaç var: yollar bloke edilmeli, ağlar parça parça edilmeli, balina avlayan gemiler batırılmalı, her türden kafesler muhakkak boşaltılmalı. Ama bütün bu geçici savunma ölçülerinin ötesinde güçlü bir direniş hareketi oluşturmalı ve küresel kapitalizme devrimci bir alternatif inşa etmeliyiz- kendi değerlerimizi, kimliklerimizi, dünya görüşlerimizi ve ekonomik sistemlerimizi, sosyal ve  politik  kurumlarımızı ve birbirimizle, öteki hayvanlarla ve bir bütün olarak dünyayla aramızdaki ilişkilerimizi radikal anlamda değiştirmeliyiz.

Bu türden epik politik bir mücadelede var olan zorlukların ve karmaşıklıkların farkındayım. İnsanlıkla  ilgili hiçbir illüzyon yok kafamda, şirketlerin ve devletin iyi niyetleriyle  ilgili fanteziler filan da barındırmıyorum. Her ne kadar bir klişe olsa da başarısızlığın bir seçenek olduğunu kavramamız gerekiyor. Geleceğimiz en iyi açıdan bakarsak sorunlu, en  kötü açıdan bakarsak batmış durumda. Yapmamız gereken içsel bir amacımız yok; ne denli kararsak, yaralansak berelensek ezilsek de zaferle varmamız gereken bir kader filan yok. Bizi başarısızlıktan  koruyacak koruyucu melekler filan yok. Bizleri sonsuz karanlıktan kurtaracak bir Tanrı yok.

Ama değiştirilmesi imkânsız yasalar ya da felaketimizi ya da yokoluşumuzu önceden belirlemiş bir alın yazımız da yok. Akışımızı değiştirmek zorundayız. Bunu yapabiliriz- eğer dünyanın her yerinde yeterince  insan bu krizi anlar ve  bu evrimsel felaketi aşmak için gereken dayanışma ve  militanlıkla cevap verirse.

Ancak bu büyük bir “eğer”. Kendi perspektifimizden düşünmek dehşet verici olsa da Homo sapiens karşı karşıya olduğu en büyük tehlikeyi atlatabilecek irade, zekâ veya kararlılığa sahip olmayabilir. Bu yüzden hominid atalarının başına geldiği gibi o aynı sonla karşılaşabilir- binlerce türün kaderi olan aynı sonla. Michael Boulter’ın söylediği gibi dünya denge kurmak için kendi kendini düzenleyen bir sistem olup ekolojik gereklerin büyük dinamikleri gerektirirse türler yok olabilirler. “Türlerin yok oluşu bu gezegende hayatı devam ettirmek için gerekli. Bütün artı eksiler ortaya konduğunda insanların yok olması önemsiz olmakla kalmıyor, aslında insan türünün  yok oluşu hem olumlu bir olay hem de gerekli bir adım bile olabilir”.

Felaket ve kriz çağında insan türünün yaşanabilir ve arzu edilir bir biçimde devam etmesi kesinlikle şansa bağlı. Asla bir şart değil. Asla olmazsa olmaz değil. Ancak hayvanların ve dünyanın bakış açısından düşünülünce insanların yokoluşu eninde sonunda en mümkün olasılık olarak görülüyor. Homo sapiens’in soyunun tükenişi gezegeni yiyip bitiren kanserin, parazitin yok edilmesi, cinayet makinelerinin kapatılması ve dünyaya yeniden yaşama dönme ve yeni türlerin evrilme fırsatının verilmesi demek. 4.6 milyar yıllık evrimden sonra dünya sadece orta yaşlı bir gezegen. Yepyeni yaşam formlarının oluşması için bol bol zamanı var.

Eğer bu gezegende  yaşamayı öğrenemezsek ve kendi varlığımızı öteki türlerle ve biyotoplumla bir bütün olarak uyumlu hale getiremezsek, o zaman, samimi olmak gerekirse, bu dünyada yaşamaya hiçbir hakkımız yok. Eğer biz sadece sömürebiliyor, yağmalıyor, ve yok ediyorsak elbette yok olmamız daha iyi bir şey. Solucanların, tohumlayıcıların, gübre böcekleri ve  öteki türlerin serpilen bir gezegende yaşamsal bir öneminin olmasına rağmen Homo sapiens dünyada olmaması fark yaratmayacak bir tür.

Her krizde derin değişimler için fırsatlar vardır. İster kanser olsun ya da bir türde görülen derin rahatsızlıklar olsun ya da işlevsiz varoluş modu olsun, farketmez. Kriz öylesine derin ve köklü ki insanlığın kendinde radikal değişimle yapması ve  var olan bütün olumlu kapasitelerimizi kullanmamız ve bireysel, toplumsal, ruhsal ve  politik anlamda her kademede evrim geçirmek için kendimizi zorlamamız gerekiyor.

İnsan evrimi bir oldu bitti değildir- ya herşey zamanla düzelip ilerleyecek ya da türümüz devam filan etmeyecek. Bu yüzden, insan evriminin Sosyal Darwinist, Mad Max tarzı, kıyamet sonrası bir dünyada değil de yaşanabilir ve istenir bir  geleceğe ulaşması pek kolay olmayacak, belki hiç olmayacak, daha önceden örneği görülmemiş ölçekte bir mücadele gerektiriyor bu.

Zamanımızın en büyük dramı şu: insanlık hangi yolu seçecek? Dengeye ve barışa giden yolu mu, yoksa daha büyük savaşlara ve kaosa giden yolu mu? Toplumsal adaleti kuran yolu mu yoksa eşitsizliği ve yoksulluğu daha da beter hale getiren yolu mu? Kontrol edilemez küresel kapitalizm ve neoliberalizm yolunda mı kalacağız? Yoksa  Aydınlanma’nın ve demokrasinin modern geleneklerini radikalize eden, adil, eşitlikçi, katılımcı, ekolojik, sağlıklı ve  mutlu ve akıl sağlığı yerinde bir gelecek vizyonu ile beslenen alternatif bir rota mı bulacağız? David Korten’in sözleriyle söylersek “Büyük Dağılış”a doğru, uçurumların daha da derinlerine düşmek üzere mi yol alacağız, yoksa nihayet birbirimizle, öteki hayvanlarla ve dünyayla ortaklaşa yaşamayı öğreneceğimiz şekilde “Büyük Dönüşüm”e doğru mu gideceğiz?

Kesin olan tek şey var: gezegendeki kriz büyüyor. Devrimci muhalefet ve değişime olan ihtiyaç artıyor. İyimserlik ve  kötümserlik, umut ve çaresizlik arasındaki o gerilimli çizgide, alacakaranlıkta yaşamaktan başka seçeneğimiz yok. İtalyan kuramcı Antonio Gramsci’nin söylediği gibi,” modernitenin bize meydan okuma biçimi, illüzyonlar olmadan ve hayal kırıklığına uğramadan yaşamaktır.”

Çev. Cem

İnsan İmparatorluğunun Yükselişi ve Çöküşü” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.