Etiket: derin ekoloji

ALF’in “Pragmatik” Açıdan Eleştirisi

Aşağıdaki yazılar Dr. Steve Best ve Anthony J. Nocella II’nin editörlüğünü yaptığı Terrorists or Freedom Fighters kitabının girişi bölümüdür.

Aşağıdaki yazı daha önceden çevrilmiş olan diğer yazıların devamıdır…

ALF: Son Özgürlük Hareketi

https://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2012/01/05/alf-son-ozgurluk-hareketi/

ALF’in Yapısı ve Felsefesi:

https://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2012/01/06/alfin-yapisi-ve-felsefesi/

ALF: İkiyüzlülüğe Karşı

https://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2012/01/07/alf-ikiyuzluluge-karsi/

ALF’e İlkesel Bir Eleştiri:

https://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2012/01/22/alfe-ilkesel-bir-elestiri/

ALF:Doğrudan Eylem ve Demokrasi:

https://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2012/01/18/alf-dogrudan-eylem-ve-demokrasi/

“Son kürk çiftliği de yanana dek, buradayız.”

ALF basın bildirisi

Oyunu oynadık, kuralına göre oynadık. Ilımlıydık, mantıklıydık, profesyoneldik. Verilerimiz, istatistiklerimiz ve haritalarımız vardı. Ve mahvolduk. İşte o zaman “burada yanlış olan birşeyler var, bir şeyler yolunda gitmiyor” diye düşünmeye başladım.”

EarthFirst! Aktivisti Howie Wolkie,( ABD orman hizmetleri müdürlüğüne taviz vererek yaban hayatı koruma çabaları üzerine konuşurken)

  (daha&helliip;)

6. Büyük Dalga

 Alex Kirby/BBC News

(2004’ten bir haber…)

Dünyayı beraber paylaştığımız bütün canlılar önemliler, ama bize çok önemsiz ve cazibesiz görünebilirler. Onlar ve biz hayat ağının bütün parçalarıyız.

Zamanın şafağından beri yokoluş süreci bilim adamlarının ya doğal ya da ağır ağır diye nitelediği bir hızda gelişti. Bugünkü tempo ise daha hızlı.

Bir çok bilim adamı şu anda yaşadığımız sürecin altıncı büyük dalga olduğuna inanıyor- Dünya’daki hayatı etkileyecek altıncı kitlesel yokoluş.

Daha önceki kitlesel yokoluşların hiç birisinde burada değildik; ama bu sefer sayımızın fazla olması olayı unutmamızı kolaylaştırıyor.

***

(daha&helliip;)

Topyekûn Savaş Zamanında Korku Politikaları

Dr. Steve BestHerşeyi yok eden manyaklarla savaştığımız, ivmesi yükselen bir Soykrımı durdurmaya çalıştığımız, hayvanlardan yana bir savaşın içindeyiz. Vaziyet gerçekten ciddi, artık bağlılıklar ve öncelikler konusunda herşey netleşmeli, artık barışçıl toplantıların, pankartların filan zamanı değil; artık yüzleşmeye, karşı koymaya  veya sonuçlarına hazır olmalıyız; durum bu değilse  o zaman siz olsa olsa narsist ve pasifistsiniz;poz ve ahkam kesiyorsunuz demektir. Günümüzdeki bir çok eylemciye saygı duyuyorum, bazıları hapiste bazıları değil, bazıları hayatta bazıları değil. Bu savaşta askerler kaybettik, meselâ  1991’de öldürülen Mike Hill, 1993’te öldürülen Tom Worby, David Chain, 1995’te öldürülen Jill Phelps, ve hepsi bilinçli şekilde avcılar, kamyon sürücüleri ve keresteciler tarafından cinayet kurban giden çevre ve hayvan hakları eylemcileri bu insanlar. Ayrıca 2001 yılında açlık grevi sırasında  ölen Barry Horne’un cesaretini, 1985 yılında gerçek savaş koşullarında katil avcılara karşı dimdik bir şekilde gorilleri savunan Dian Fossey’nin fedakârlıklarını da unutamam.
(daha&helliip;)

Bu Sefer Bütün Gezegeni Yok Edeceğiz


Chris Hedges

 

truthdig.com

Irak’taki Babil’in ve kadim Roma şehri Antakya’nın, şimdi ince kum tanelerinin altına gömülü bir halde uzanan Roma Suriye’sinin kalıntıları boyunca yürüdüm. Bir zaman Roma İmparatorluğu’nun en önemli tarım merkezlerinden birisi olan Leptis Magna’nın mermer yıkıntılarını gezdim, artık Tripoli’nin güneydoğusundaki ıssız kum yığınları arasında yapayalnız kalmış burası. Şafak vakti Tikal’daki kadim tapınaklara tırmandım, rengârenk tukan sürüleri aşağıdaki cangılın yeşilliklerinden sıçrayarak yükseliyordu. Nil boyunca uzanan kadim Mısır şehri  Luxor’ın kalıntıları arasında durdum, II. Ramses’in heykeline baktım, yerde bir parçası yıkılmış halde duruyordu.

(daha&helliip;)

ALF Manifestosu

Dr. Steve Best

Siyah Amerikalılar ve ırkçılık karşıtları adalet ve eşitlik  için mücadele etmeye devam ederken, ahlâki ve politik odak noktası çok daha kadim, yaygın ve yoğun, şiddet içeren; küresel bir soykırımda milyarlarca hayvanı esir edip işkence eden ve öldüren bir kölelik biçimine doğru kayıyor.

Hayvan özgürlüğünden insan özgürlüğünden bahsettiğimiz şekilde söz ediyoruz. İnsanlar fiziki nesneleri esir edemez, tahakküm altına alamaz veya sömüremez, ayrıca fiziki nesneler özgürleştirilemez, serbest bırakılamaz, azat edilemezler.

Bu terimler ancak duyguları olan organik yaşam formları için geçerli; yani acı ve zevk, mutluluk ve ızdırap gibi  hisleri tecrübe edebilen canlılar için geçerli.

(daha&helliip;)

Hayvan Özgürlüğü Olsun, Ama Çok da Fazla Olmasın

Ronnie Lee

Arkangel/1990

Çoğu kez hayvan hakları eylemcileri dirikesime, fabrika  çiftçiliği, kürk ticareti vb.ne  karşı yürüttükleri sürekli mücadeleleri sırasında hayvanların çevre yıkımı sonucunda nasıl büyük bedeller ödediğini görmezden geliyorlar. Dirikesim laboratuarları ve fabrika  çiftlikleri insan Reich’ının toplama kampları olabilir;  ama onlar bir anlamda hayvanların maruz bırakıldığı cezalandırma biçimlerinde aysbergin sadece en üst kısmını oluşturuyorlar, bunlardan kurtulmak da hayvanlara özgürlüklerini geri vermenin sadece bir kısmını oluşturuyor. Çevre yıkımından kaynaklanan acı ve zulüm çok fazla.

(daha&helliip;)

RASYONEL BİR YAKLAŞIM

Mira Fong

“Hayvanları birbirinden kopuk türlere ayırmayı seçenler bizleriz. Aslında sadece kuyruksuz maymunlar değiliz, aynı zamanda Afrikalı kuyruksuz maymunlarız. “

Richard Dawkins

Halkın Tepkisini Karşılaştırmak

Yakın zamanlarda PBS’te Şempanzeler- Doğal Olmayan Bir Tarih adında bir program yayınlandı, program bir zamanlar tıbbî araştırmalarda kullanılan ama artık barınaklarda emekli olmalarına izin verilmiş şempanzelerle ilgiliydi. Emeklilikten önce bu şempanzelerin bazıları uzay programlarındaki pilot denemeleri için de kullanılmıştı. Ancak, kahramanlar diye selamlananlar sadece insan astronotlar oldu. Tersine, şempanzeler kemik iliği transplantı , ciğer biyopsisi vb. araştırmaları için tıbbi laboratuarlara transfer edildiler. Bu hayvanların çoğu insanlar tarafından yaratılmış AIDS ve hepatit gibi hastalıklara yakalanmışlardı.

Her bir şempanze Nazi toplama kamplarındaki tutuklular  gibi numaralarla damgalandı; çığlıklarını sağır kulaklardan başka duyan olmadı. Programın sonunda gözlerimi yaşartan bir olay oldu, laboratuardan barınağa gitmesine izin verilen bir şempanzen artık açık havada ve yumuşak  çimler üzerinde yürüyebiliyordu. Yüreklerimiz şempanzenin ağacın tepesini çıktığını gördüğümüzde coştu; artık kilometrelerce uzaklara bakabilecekti gözleri.

(daha&helliip;)

İnsan Nüfusu Artışı ve Hayvan Özgürlüğüne Etkisi

Tek Emir:  ” Üremeyeceksin !”

Ötenazi Kilisesi

Ante Bozanic/negotiationisover.com

Bu tür konularda daha fazla düşününce, kölelik karşıtı veganizm doğrultusunda elinden gelen herşeyi yapanların kendilerini sadece şüpheli bir stratejiye sıkıştırıp kalmadıkları, ayrıca yanlış ağaca havladıkları da ortaya çıkıyor. Meselâ; fabrika çiftçiliğinin ve dirikesimin sebep olduğu vahşetlerin tek tek veganların “kölelik karşıtı yaklaşım”stratejileri olan hayvan  kullanımının dışlanması ya da hayvan ürünlerinden vazgeçilmesi nedeniyle eninde sonunda sona ereceğini biliyoruz. Pratik anlamda daha başlangıçtan mağlubuz, çünkü hayvanların kullanılmadığı bir alan neredeyse yok gibi.

(daha&helliip;)

Savaşı Kim Kazanıyor?

Dr. Steve Best

negatiationisover.com /2009

Sık sık vegan hareketin raflara yığdığı yeni ürünlerden, yeni restaurantlardan, ünlülerin kapak olduğu dergilerden, talk show sunucularından ve genel anlamda gelişen bir bilinç evrimiyle dolu bir çok “zafer”den söz edildiğini duyuyoruz.

Okuduğumuz bazı yazılarsa et üretiminin çevresel yıkıma yol açtığına dair çoğalan bir farkındalığın veganların iyimser ve ümitvar olma konusunda haklı olabileceğini gösteriyor.

(daha&helliip;)

Pardon Çağı

 

Derrick Jensen

2011 Mart sayısı

 

En az on beş yıldır bu kültürün işlevsel olarak, içsel olarak, sistematik olarak adaletsiz ve sürdürülmesi mümkün olmayan bir kültür olduğunu, yasal yaklaşımlar bu adaletsizlikleri ya da sürdürülemezliği belli belirsiz yumuşatırken, bu yaklaşımların asla gerçek anlamda yeterli olmayacağını söylüyorum. Yanılmışım. Yakın zamanlarda kendimi bu  kültürün adaletsizliklerini ve sürdürülemezliğini çözecek türden yasal bir çözümü hayal etme yönünde kışkırttığımt ürden bir düşünce deneyine giriştim.

(daha&helliip;)

Hak Sahibi Olma Zorbalığı

Sınırlarla İlgili Bir Ders

Derrick Jensen

Orion dergisi Şubat 2011 sayısı


Aklı başında bir çok insanın halen daha sınırlı bir gezegende nasıl olur da sınırsız bir ekonomik büyüme olabileceğine inandığını gördükçe şaşırmadan edemiyorum. Sürekli ekonomik büyüme ve onun kuzeni sınırsız teknolojik genişleme bu kültürde bir çok insan tarafından öylesine derinden inanılan bir şey ki neredeyse hiç sorgulanmadan kabul ediliyorlar. Daha da rahatsız edici bir gerçek var ki o da bu inançların bir şekilde insan olmanın nihai tanımı olarak görülmesi: sürekli ekonomik büyüme  ve sınırsız teknolojik genişleme bizim yaptığımız şeylerdir.

(daha&helliip;)

Balık Çiftçiliğinin Ekolojik Deliliği

 

Paul Watson

Sea Shepherd Kaptanı

İnsan nüfusu büyümeye devam ettikçe ekolojik taşıma kapasitesine daha fazla stres biniyor. Bu durumun en belirgin olduğu yerlerden biri deniz ekosistemleridir. Okyanuslarda homo sapiensin giderek çoğalan nüfusunu besleyebilecek balık yok.

Ticarî balıkların yaban nüfusları yok oldukça Atlantik somon balığını evcilleştirip bu hayvanı kapalı bölmelerde geliştirme fikri oluştu girişimcilerde. Bu “somon çiftlikleri” şu anda Şili, İskoçya, Yeni Zelanda ve Tazmanya’da her yerde görülüyor.

(daha&helliip;)

DÜNYAYA DOKUN


LAWRENCE SAMPSON

ALF övülmeli. Ne de olsa düşünmek davranmaktan daha kolaydır. Bir inanca sahip olmak o inanca göre yaşamaktan daha kolaydır. Doğru davranmaktansa doğruluktan bahsetmek daha basittir. Ve bu günde ve bu çağda bütün anakım dışında kalmış, laik veya ayrıksı düşünce ve ideolojilere terörist damgası basılıyor hemen. Bugün ve bu çağda insanın doğru ve adil olduğunu düşündüğü şeyleri yerine getirmesi cidden çok cesurca bir davranış. İnançlarınıza göre davranmanızın toplumun kafa yapısı tarafından alışılmadık ve nadir şeyler olarak görülüp ötekileştirilmesi cidden çok üzücü. Statükoyu sorgulamak Amerika’da artık yasa dışı olmakla eşanlama geliyor, bu hep böyle oldu.  İnsan tecrübesi süresince,  vicdanı böylesine boğan bütün despot hükümetler eninde sonunda devrimle yüzleşmek zorunda kalmıştır. İnsanlığımızın doğal bir şekilde gelişmesi böyle oluyor.

(daha&helliip;)

21. Yüzyıl Devrimi

(Tam metin)

Dr. Steve Best

Soruna Giriş

Özgürlük, haklar, demokrasi, şefkat etiği, barış, türler arası adalet ve ekoloji savaşında bir çok kaleyi kazanıyoruz.

Ama savaşı kaybediyoruz.

Hırs, şiddet, yağmalama, çıkar ve tahakküm savaşını. Uluslarlarası şirketlere, dünya bankalarına ABD imparatorluğuna, Batı askeri makinelerine karşı olan savaşı. Ekonomik büyümeyi, teknolojik gelişmeyi, aşırı üretimi, aşırı tüketimi ve aşırı nüfus artışını her yere yayan sistemlere karşı olan savaşı.

Son on yıllarda yaşanan yoğun sosyal ve çevresel mücadelelere rağmen, demokrası ve ekoloji mücadelesinde toprak kaybediyoruz.

(daha&helliip;)

NAMLUNUN UCUNDA DÜNYA

Ya da Sadelik Hareketinin sorunu ne?

Derrick Jensen

Orion dergisi

2009 Mayıs/haziran sayısı

Birkaç ay önce bir toplantıda eylemci arkadaşlardan birisi ”eğer dünyamız çevre felaketiyle karşı karşıyaysa, nasıl yaşayacağız ?” diye sordu.

Bu soru birkaç sebepten dolayı beni etkiledi. Öncelikle bizim dünyamız değil, dünya. Dünyanın bize ait olduğu nosyonu- bizim ona ait olmamız gerekirken- sorunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.

İkincisi,  bu sorunun aslında ana akım medya içerisinde (ve hatta bazı çevreciler arasında da ) dünyanın içinde bulunduğu durum ve bizim ona verdiğimiz cevapla alakalı sorulan neredeyse tek soru olması. “Yeşil yaşam” deyimini googleda aradığınızda 7,250,000 hit veriyor, Mick Jagger ve Keith Richards aramalarından daha fazla bir sonuç bu ( ya da diğer yönden bakarsak hayati öneme sahip John A.Livingston ve Neil Everndern’den bin kat daha fazla). Çıkan websitelerine tıkladığınızda aklınıza gelen şeylerle karşılaşıyorsunuz: “Yeşil Rehber: Alış Veriş Yap, Kurtar, Muhafaza Et”, “Hepimiz İçin Kişisel Çözümler” ve ”Tüketiciler İçin Tuvalet Kağıdı Rehberi”.

Bu sorunun beni etkilemesinin üçüncü ve  en önemli sebebi ise, sorunun yanlış soru olması. Sorunun nasıl yanlış olduğuna bakarak bazı doğru soruları aramaya başlayabiliriz. Bu çok önemli; çünkü yanlış sorulara doğru cevaplar bulmanın pek faydası yok.

O halde meselenin bir kısmı “çevre felaketiyle karşı karşıya olmak” deyiminde yatıyor, bu sözler sanki esas problemin çevre felaketi olduğu gibi bir hava yaratıyor. Ama değil. Bu bir semptom-bir tesir, yoksa  bir sebep değil. Küresel ısınmayı ve onu “çözmek” veya “durdurmak” veya “yumuşatma” girişimlerini bir düşünün. Küresel ısınma (ya da bazılarının haklı olarak söylediği gibi”küresel iklim felaketi”) çok korkutucu olsa da, ilk ve en önemli tehdit değil. Bu bir sonuç. Pikalar yok olmayacak  ya da buzullar erimiyor, ya da hava düzeni değişmiyor demiyorum; ama bu felaketler için küresel ısınmayı suçlamak , vurulan birisi için kurşun projektilini suçlamakla aynı şey. Küresel iklim felaketini çözmek, durdurmak ya da yumuşatmak için çaba göstermemeliyiz de demiyorum; ben sadece bütün bunların petrol ve gaz yakmanın, baraj inşaatının, endüstriyel tarımcılığın ve diğerlerinin önceden kestirilebilir sonuçları olduğunu kabul edersek başarma şansımızın artacağını söylüyorum. Gerçek tehdit, bunların hepsi.

Aynı şeyler dünya çapında yaşanan ekolojik çöküş için de geçerli. Ekstraktif ormancılık ormanları yok ediyor. Ekstraktif ormancılık orman toplumlarının –bitkilerin, hayvanların, mantarların, nehirlerin, toprağın ve diğerlerinin-çökmesine sebep olduğu zaman buna şaşırmak niye? Bunu daha önce de bir iki kez gördük. Irak’ı düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk görüntü çok sık olduğu için güneş ışınlarının asla yeryüzüne ulaşamadığı sedir ormanları mı? Bu ekstraktif kültürün başlangıcından önce öyleydi; bu kültürün ilk yazılı mitlerinden birisi Gılgamış’tır, Gılgamış şehirler kurmak için Irak’ın tepe ve ovalarındaki ağaçları keser. Yunanistan da önceden yoğun ormanlardan oluşuyordu; Plato ormanları yok etmenin su kalitesine zarar verdiğini düşünüyordu(ve eminim Atina’nın su kalitesinden sorumlu olanlar da aynen bugünkü gibi düşünerek su kalitesiyle ormanları yok etmek arasında bağlantı var mı incelemek gerekir demişlerdi). Bir kültür ormanları böylesine etkili bir şekilde yok ederken orman toplumlarının hayatlarını sürdürebileceğine inanmak biraz hayalcilik oluyor.

Nehirlerde de aynı şey söz konusu. Sadece ABD’de 2 milyon baraj var, bunlardan 70 bini 6 fit yüksekliğinde, 60 bini ise 13 fitten yüksek. Buna rağmen balık topluluklarının yok olmasına şaşırıyoruz. Aynı şeyi otlaklar için de tekrar edebiliriz, ormanların yok edilme oranından fazla otlaklar tarım tarafından yok ediliyor; okyanuslarda ise plastik oranı bitkisel planktondan 10 kat fazla (ormanlar da aynı oranda plastikle doldurulsa  90 fit derinliğinde strafor olurdu); göçmen kuşlar gökdelenlerden haşere ilaçlarına dek her şey tarafından tehdit altında; liste böyle devam ediyor.

Burada önemli olan, dünya çapında yaşanan ekolojik çöküşün dışsal ve önceden kestirilemez bir tehdit olmaması- ya da yüzümüze çevrilmiş bir namlu filan olmaması. Bir tüfeğin namlusuna bakmıyoruz da değil, bakıyoruz; doğru bir şekilde tanımlarsak daha iyi olur. Eğer somon balıklarını, mersinbalığını, Kolombiya nehrini, amfibileri kastediyorsak o zaman söz konusu tüfek endüstriyel uygarlıktır.

Meselenin ikinci kısmı sorulan sorunun gelecekte başımıza gelecek bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu varsayması-yani daha tüfek ateşlenmemiş gibi. Ama Dehşet çoktan başladı. Yaban güvercinlerine sorun. Eskimo çulluklarına sorun. Deniz kuşlarına sorun. Her yerdeki geleneksel yerli toplumlarına sorun. Bu potansiyel bir tehdit değil, tam tersine uzun zaman önce başlamış bir tehdit.

Metaforla alakalı daha büyük bir mesele, ayrıca Orion dergisindeki bu yeni sütunun da sebebi bu, en sonda sorulan soru: “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” Buna adım adım bakalım. Tüfeğin  ne olduğunu bulduk: başlangıcından beri ormanları yok eden, balıkları, suları, toprakları yok eden, her şeyi yağmalayan, yok eden bu ekstraktif kültür. Tüfeğin daha önce ateşlendiğini ve sevdiğimiz bir çok canlıyı, Carolina muhabbet kuşlarından kestane güvelerine dek bir çok canlıyı öldürdüğünü biliyoruz. Şimdi tüfek daha fazla sayıda sevdiğimiz canlıya ateş etmeye hazırlanıyor, ateşleniyor, bu sefer Sibirya kaplanlarından Hint timsahlarına, bütün okyanuslara, sizi ve beni de içine alarak aslında bütün dünyaya yöneltiliyor namlu. Eğer bu metaforu daha gerçek yaparsak, o zaman bu sorunun-diğer bir çok sorudan daha fazla sorulmuş bu sorunun- neden yanlış soru olduğunu anlayabiliriz. Eğer birisi evinizi yağmalıyor, sevdiklerinizi teker teker ( ya da hepsini birden) öldürüyorsa o zaman yüreğinizi yakan soru, hayatımı nasıl yaşamam gerekir?  sorusu mu olurdu? Sizin adınıza konuşamam; ama benim soracağım soru şu olurdu: bu psikopatları nasıl etkisiz hale getirebilirim? Gerekli bütün araçları kullanarak onları nasıl durdururum?

Nihayet can alıcı noktaya geliyoruz. Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Hepimiz büyük bir dönüşümle alakalı fanteziler kurabiliriz; ama eğer insanlar (ve insan olmayan canlı toplumları) nefes alamıyorsa o zaman hiçbir önemi yok. Bu kültürün gezegeni öldürmesinin önüne geçmekten daha önemli bir şey yok. Bunu söylemek bile utanç verici. Toprak her şeyin kaynağıdır. Eğer gezegeniniz yoksa, o zaman ekonomik sisteminiz yoktur, ruhsallığınız yoktur, bu soruyu bile soramazsınız. Eğer gezegeniniz yoksa hiç kimse soru soramaz.

Peki ben hangi soruyu sorardım? “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” diye sormak yerine  insanlar yaşadıkları toprağa, onlara hayat veren toprağa şu soruyu sorsalardı: “senin müttefiğin olmak için, seni  bu kültürden korumaya yardımcı olmak için ne yapabilirim ve ne yapmam gerekiyor? Bu kültürün seni öldürmesine son vermek için beraber ne yapabiliriz?” Eğer bu soruyu sorarsanız ve dinlerseniz, toprak neye ihtiyacı olduğunu size söyleyecektir. O zaman geriye tek gerçek soru kalıyor: bunu yapmayı istiyor musunuz?

Çeviri:CemC

Malcolm X’in Dönüşü

Dr. Steven Best

07.10.2010

 

“  Bir devrimin parçası olan insanlar sistemin bir parçası haline dönüşmezler; onlar sistemi yıkarlar”.

 

 

Malcolm X

 

Malcolm X bir keresinde şöyle söylemişti: “ Devrimler asla taviz vermez. Devrimler asla uzlaşmaya dayanmaz.” Eğer bugün hayatta olsaydı (ki dün akşam rüyamda hayatta olduğunu gördüm), bence bugün de devrimin doğası ve devrime duyulan ihtiyaç ile ilgili görüşlerini 1965 yılında uğradığı suikast sonrası meydana gelen dramatik değişikler üzerinden açıklamaya devam ederdi. Onun şunları söyleyebileceğini hayal ettim:

 

 

Devrimler yatak odalarında hazırlanan bloglardan meydana gelmez, vegan keklerin pişirildiği şehir mutfaklarından da akmaz, değişik yerlerde lifestyle veganizmi ya da anarşizmin pozlarını veren tüketicilerle de hayata geçmez. Devrimler;  organize toplumsal hareketler işbirliği halinde ortak bir amaç uğrunda küresel kapitalizm makinesini milletten millete, kıtadan kıtaya ve bütün yarımkürelerde bozup, engelleyip, işlemez hale getirince tutuşur, patlar ve yayılırlar.

Eğitim önemlidir; boşu boşuna eğitime “geleceğe götüren pasaport” adını vermedim. Ama aptal olmayın ya da Sokratçı bir soytarı olmayın: eğitim ajitasyon olmadan işe yaramaz, öğrenmek dediğin kitaplardan ve sınıflardan olduğu kadar sokaklardan ve politik mücadeleden de gelir.

Devrim kendi kendine gelmez- “tarihin yasaları” sonunda ya da “eğer isterseniz” türü fikirlerin sonucu, biz sabırla 100. maymunu ya da en büyük kitleyi, “görülen en büyük yürüyüşü” ya da veganizmin kaçınılmaz şekilde büyümesini beklemeye devam ederken meydana gelmez. Vegan etik ve beslenme biçiminin önemini anlayabiliyorum, ama bu da beyaz elitizminin bir başka çeşidi sadece. “Vegan devrimi “şeklindeki içi boş iyimserlikler  ise bana Batı dünyasındaki devasa “kazanımlar”, ve dünyanın en kalabalık iki milleti olan Çin’de ve Hindistan’da et endüstrisinin yaygınlaşmaya başlaması gibi gerçekler karşısında gerçekten gülünç görünüyor.

Hayır, devrim bir vizyon, bilgi, irade, eylem ve amansız bir adanmışlık ürünüdür, bütün reformist illüzyonların , şirket medyasının, politikacıların ve devletin reddedilmesi ve yerel anlamda yurttaşlık ve demokrasinin yeniden inşa edilmesidir.

Radikal bir değişimin nesnel koşulları –bugün devletin ve ekonominin başını ağrıtan yapısal problemlerden çok  acil çözüm gerektiren ekolojik bir krizden kaynaklanıyor- artık o anın geldiğini haber veriyor, artık çürüme yaşanıyor, kitlesel ve sistemik bir başkaldırının zamanının bugün değil dün, ya da on yıl önce ya da yüzyıllar önce olduğu anlaşılıyor.

Özellikle de Batılı zengin elitlerin çıkarları ve o yozlaşmış keyiflerine bakıp öznel koşulları  göz önüne aldığımızda   her şey kötü görünse de bu koşullar kazanılmak zorunda, hayata geçmek ve tarihte daha önceden görülmemiş bir ölçek ve hızla geliştirilmek zorunda.

Medeni  haklar, insan hakları, uluslararası haklar, cinsiyet ayrımcılığına, ırkçılığa, yoksulluğa ve savaşa son. Evet !

Ama bu yeni bir gün, yeni bir dönem, yeni bir dünya. O harika hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinden doğa ve hayvanların haklarını da talep etmemiz gerektiğini öğrendim.  İçimizdeki sömürgecileri ve emperyalistleri yok etmeli, kibir ve kendini beğenmişliğimizi bir kenara atmalı, hissetme yeteneği bulunan bütün canlılara eşit şekilde saygı duymalı; hayatla, toprak ve denizle uyum içerisinde yaşamalıyız.

Ancak hayvan hakları hareketlerinde dirençli sorun çıkaran bölümler var, bu tek konu odaklı liberal tüketiciler için kapitalizmin ortadan kaldırılmasından söz etmedikçe türlerin” köleleğine son vermekten” söz etmemenizi istiyorum. Günümüzdeki en ölümcül kötülük bu manyak ve amansız kapitalist sistemdir, bu sistem büyüme, çıkar, iktidar, şiddet kullanarak boyun eğdirme ve muhalefetin bastırılması ve mutlak kontrol saplantısı ile büyür.

Akıl dışılık karşısında akıl yürütmezsiniz, faşizmle oynamazsınız, tahakkümle flört etmezsiniz ya da patolojik iktidara vaaz vermezsiniz. Karşı bir güç oluşturursunuz, bu öyle bir güçtür ki kökleri sağlamdır, yaygındır, taviz vermez ve tarihin izlerini taşır,  fantastik olasılıkları haber verir.

Beraber çalışarak değişik direniş topluluklarını mobilize eden farklı eleştiri ve taktikler aracılığıyla, militan gruplar ve pozisyonlardan oluşmuş bir cephe ile tahakküm yapılarına saldırılabilir ve geleceğe  giden yolun kapısı açılabilir. Bu yüzden lütfen, ya total devrimden söz edin ya da hiç etmeyin. Kapitalizmin ortadan kaldırılması için çalışmadığınız sürece türlerin köleliğine son verilmesi konusunda sessiz kalın. “Hayvanların eşya statüsünde olması” konusunda  eğer özel mülkiyet sistemini yıkmayı planlamıyorsanız, hiç bağırıp çağırmayın.

Siz kapitalizmin malısınız; ben de; topraklar, kaynaklar ve zenginlik de; ve devlet de, politik sistemler de ve mahkemeler de onun malı. Kapitalizm sonsuz bir uçurumdan başka bir sınır tanımaz, değerlerin takas edilmesinden başka bir değer bilmez. Hayat, kan, ızdırap, soykırım, türlerin yok olması ve biyolojik çöküş bu tımarhaneyi yöneten kasaplar, bankacılar, nihilistler ve sosyopatlar için hiç bir şey ifade etmiyor. Sistem çıkarı kutsal diye yüceltirken hayatı bayağı ve basit şeklinde kirletiyor, aşağılıyor; teröristlere özgürlük savaşçıları derken özgürlük savaşçılarına terörist diyor. Herşey alt üst olmuş, ancak devrim her şeyi olması gerektiği hale getirebilir.

Ama ben ayrıca bizleri antroposentrizm, hümanizm ve türcülük tarafından şekillendirilmiş tarihin en eski hatalarından, kök salmış ilüzyonlarından ve felaketlerinden koruyacak bir paradigma değişikliğine yöneltecek ahlaki bir devrimle de desteklenmemiş ve bilgilendirilmemiş, ama eski ekonomik ve politik diktatörlükten kurtulmuş bir post-kapitalist toplumun ne  olursa olsun gene zehirli, gerici ve dominant bir kültür olarak kalmaya devam edeceğini de biliyorum.

Bu yüzden kısmi mücadelelerimizi daha geniş, daha derin, daha kompleks ve kapsayıcı politikalarla değiştirmeliyiz. Artık tek bir tahakküm sistemini eleştirmeyi bırakıp on binlerce insan ruhunda ve insan toplumlarında kanser gibi yayılmış olan sistemli bir boyun eğdirme ve şiddet yapısı olan hiyerarşinin eleştirisine yönelmeliyiz.

Aciliyetle, militanca mücadele edeceğiz, şu andaki krizin talep ettiği şeyleri çözeceğiz ve eğer kıyameti koparabilirsek kazanabiliriz de. Ama sessiz kalmamızı isteyen ya da hapse atılmamızı, ölmemizi isteyen faşistleri asla küçük görmemeliyiz, ne de tarihini bu hayati öneme sahip dönüm noktasında, bu potansiyel ekolojik, sosyal ve biyolojik dönüm noktasında bizi bekleyen büyük mücadeleyi hafife almalıyız.

Ve son olarak, insanlardan hippilerin barış ve aşk rüyalarını bir kenara bırakmalarını istiyorum; benim zamanımda bunlar bir şakaydı , bugün artık bir farsa dönüştüler. Bu bir sohbet, bir argüman, bir görüşme filan değil. Bu bir savaş, her yerde ciddi düşmanlarımız var. Ve bir savaşı kazanmak  için masadan hiçbir taktiği kaldıramazsınız.

Günümüzde hayvan hakları hareketinde aptal insanların, fundamentalistler, sahte peygamberler, hainlerin olduğunu biliyorum, bu insanlar savaştan söz edilmesini sevmez ama sadece kendilerinin, kendi Krallarının, peygamberlerinin kavrayabildiği Hakikati reddeden herkese  saldırmaya, sözel şiddet uygulamaya ve onları sabote etmeye bütün zamanlarını ayırırlar. Bu insanlar sokağa yabancıdır, bu evcil tutsaklar korolarına bloglarından direnişin, doğrudan eylemin ve militan mücadelenin “şiddet yanlısı” bir şey olduğunu söylerler.

Ama söz konusu meşru müdafaa oldukça  ya da masum hayvanların savunulması ve dünyanın savunulması oldukça bu sert taktiklere şiddet diyemem. Ben buna zeka derim.

Ve böylece kardeşlerim, arkadaşlarım ve yoldaşlarım,  hayvan ve dünya özgürlüğü için mücadele edenler, sizler yeni devrimci dalgasınız, sizleri selamlıyorum. Sıkı dövüşün, cesurca dövüşün, ve hepsinden önemlisi –ki bunu ben de daima yaptım- “nasıl gerekiyorsa öyle” dövüşün.

Çeviri:CemC

 

Yabanda Var Olmak Düşüncesi

YABANDA VAR OLMA DÜŞÜNCESİ

Hayvanat Bahçesi Kabusundan Uyanmak

Derrick Jensen

Ayı yedim adım atıyor, pençeleri betondan ses getiriyor.Başını eğiyor, dönüyor ve kafesin önüne doğru yürüyor.Gene başını eğiyor, gene dönüyor, sonra üç adım daha. Başladığı yere döndüğünde herşeye baştan başlıyor. Hayatından geriye kalan işte bu.

Kafesin dışında insanlar geçip gidiyorlar. Anne babalar görecek hiçbir şey olmadığını anlayıncaya dek bebek arabalarını kımıldatmadan duruyorlar. Birkaç genç geliyor, kulaklarında walkman, elele yürüyorlar; içeriye bir kez bakmak yeterli, sonra hemen sıradaki kafese yöneliyorlar. Ayı dolaşmaya devam ediyor; üç adım, başını eğiyor ve sonra dönüyor.

Parmaklarım çitlerin dışındaki metal çubukları sıkıca kavrıyor. Hayvanların yaralı olduğunu farkediyorum. Ayının sırtındaki gümüşe bakıyorum, burnundaki oyuklara bakıyorum. Ne zamandır burada olduğunu merak ediyorum. Metal çubuğu bırakıyorum, ve yürüyüp giderken pençelerin ritmik sesi yavaş yavaş soluyor.

Ne yazık ki çoğumuz şu ana dek esaret altında tutulduğu için deliren hayvanların protitipini bilecek sayıda çok kez hayvanat bahçesinde bulunmuşuzdur: belirli bir dikdörtgen alanda dolaşan ayı; sürekli gagasını vuran devekuşu; ve ritmik bir şekilde sağa sola sallanan filler.Ama benim anlattığım ayı bir prototip değil. O bir ayı. O, tıpkı diğer ayılar gibi, bir zamanlar arzuları ve kendince seçimleri olan ve hala daha bu delilik içerisinde de olsa istekleri ve seçimleri olabilecek bir ayı.

Ya da bu noktada böyle olmayabilir de.

Hayvanat bahçesi yöneticisi David Hancocks şöyle yazıyor: “Hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün kültürlerde birbirlerinden bağımsız olarak gelişmiştir.” Çoğu insan bu görüşe katılır; ama gerçek tam olarak böyle değil. Böyle söylemek, kralların ilahi haklarının, Kartezyen bilimin, pornografinin, yazının, barutun, elektrikli testerenin, arka kepçelerin, kaldırımın ve nükleer bombaların küresel anlamda bütün kültürlerde birbirinden bağımsız olarak geliştiğini söylemekle aynı şey. Bazı kültürler hayvanat bahçeleri kurarken bazıları da geliştirmemiştir. İnsan kültürleri ilk hayvanat bahçesi MÖ 4,300 yılında Sümer şehri Ur’da ortaya çıkana dek binlerce yıl boyunca var oldu. Ayrıca ilk hayvanat bahçesinin kurulduğu andan itibaren binlerce kültür, hayvanat bahçeleri ya da benzerleri olmaksızın var olmaya devam etti.

Ancak hayvanat bahçeleri eski Sümer’den Mısır’a, Çin’e ve Moğol İmparatorluğu’na, Eski Yunan ve Roma’ya ve oradan da günümüzdeki Batı Medeniyetine dek evrilmeye devam etti. Ancak bu kültürlerin San, Tolowa, Shawneee, Aborjin, Karen ve hayvanat bahçeleri kurmayan diğer yerli kültürlerde bulunmayan ortak bir özelliği bulunuyor: bunların hepsi “uygar” kültürler.

Tek bir kelimenin değiştirilmesi bile Hancock’un cümlesinin doğru yapmaya yetiyor: “ hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün uygarlıklardan birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.”

Uygarlıklar şehirlerle karakterize edilir, şehirler doğal yaşam alanlarını yok ederek yaban hayvanlarının hayatta kalmasına zarar verecek türden ortamlar yaratır. Özünde, şehirler insanları hayvanlardan ve bitkilerden ayırarak şehirli insanların yaban hayvanlarla günlük ve yakın ilişkiler kurmasını zorlaştırır. Bütün medeniyetlerin başlangıcına dek (varoluşumuzun %95’i), bu bağlantı insanlar için hayati öneme sahipti, günümüze dek de bu bağlantı “uygar” olmayan insanların hayatının içsel bir parçası oldu.

Eğer ilişkilerin bizlere şekil verdiği söylenebilirse, ya da kim olduğumuza etkisi olduğu söylenebiliyorsa, o zaman yaban hayatla ve insan olmayan canlılarla aramızdaki bu hayati bağın yokluğunun kendimiz olmakla alakalı algımızı değiştireceğini, dünyadaki rolümüzü algılama biçimimizi değiştireceğini, kendimize , diğer insanlara ve hala yaban hayata dahil olanlara davranma biçimimizi değiştireceğini söyleyebiliriz.

Eğer hayvanat bahçesinde bir hayvan görüyorsanız, o zaman kontrol sizde demektir. Gelebilirsiniz ve gidebilirsiniz. Hayvan bunu yapamaz. O sizin merhametinize bağlıdır; sizin için gösterimdedir.

Yabanda hayvan kendi amaçları için oradadır. Gelebilir, gidebilir. Siz de öyle. İkiniz de bir diğerinize kendinizi dilediğiniz gibi gösterebilirsiniz. Eşitlerin bir araya gelmesidir bu.

Bu da herşeyi değiştirir.

Şehirden uzakta yaşamanın güzel yanlarından birisi de insan olmayan komşularımı tanıma şansı- yani bitkileri, hayvanları ve burada yaşayan diğerlerini. Arada sırada şans eseri karşılaşdıysak da kendilerini bana ne şekilde ve zaman göstereceklerine karar verenler hayvanlar oluyor. Mesela ayılar utangaç filan değillerdi, önce dışkılarını sonra da kendilerini gösteriyorlardı, arka bacakları üzerinde durup pencerelere çamurlu patilerini koyup içeri bakıyor ya da ormanda dolaştığım anlarda birdenbire tüylü kuyruklarını gösterip kayboluyorlardı; ya da şafak öncesi o grilikte siyah hayaletler olarak yavaşça yürüyorlardı. Rahat olmalarına alışık olsam da kendilerini böyle rahatça dışarı vurmaları benim için daima sürpriz oluyor, mesela önümdeki küçük göle birdenbire kendini atan ayı böyle bir örnekti.

Kızılgergedanlar, sinekkuşları, sinekyutanlar da kendilerini bir şekilde gösteriyorlar. Ya da ayı gibi görülmesini istedikleri kısımları gösteriyorlar önce. Kızılgergedanları sık sık görüyorum, Birkaç kez de yavruları çıktıktan sonra mavi yumurta kabukları gördüm, ama yuvalarını hiç görmedim.

Bu karşılaşmalar- bu başlangıçlar- ben oraya gelmeden önce de orada bulunanların seçtiği koşullara göre gerçekleşti: zamanı, yeri, ve süreyi onlar seçtiler. İnsan arkadaşlarım ve komşularım gibi onlar da kendilerinin izin verdikleri şeyleri, izin verdikleri zamanda ve kendi istedikleri şekilde gösteriyorlar, ben de bundan çok memnunum. Daha fazla göstermelerini talep etmek -bu hem insanlar hem de insan olmayan canlılar için geçerli- gerçekten kabalık etmek olurdu. İlişkimizin sahip olduğu potansiyeli yok ederdi bu durum. Komşuluğa yakışmazdı.

Genç bir ayının bile beni öldürebileceğinin farkındayım. İnsanların ayılarla ve diğer vahşi hayvanlarla on binlerce beraber yaşadıklarının da farkındayım. Doğa korkunç filan değil. Korku ve dehşet yuvası filan değil. Bütün insan varlığı boyunca hepimizin yuvası oldu doğa, ve yaban hayvanlar da komşularımız oldular.

Dünya çapında her sene 1 milyondan fazla insan trafik kazalarında can veriyor. Sadece ABD’de 42 bin adet ölümlü kaza yaşanıyor. Ama ben arabalardan korkmuyorum- belki de korkmam gerek. Dünya çapında yaklaşık 2 milyon insan her yıl diğer insanların şiddetine maruz kalarak ölüyor. Her yıl 5 milyon insan sigaradan ölüyor. Peki ayılar kaç insan öldürüyor dersiniz? Kuzey Amerika’da her sene sadece 1 kişi.

Yanlış şeylerden korkuyoruz.

Bir hayvanat bahçesindeyim. Her yerde küçük çıkıntılar üzerinde konsoller var. Her konsolün çocukları hedefleyen karikatürlü dizaynları bulunuyor, hepsinde bir düğme ve hoparlör var. Düğmeye basınca birden bir şarkı başlıyor:”hayvanat bahçesindeki bütün hayvanlar mutlulukla sizi bekliyor.” Şarkı çocuklara “eğlenceye koşun” şeklinde seslenerek sona eriyor.

Beton duvarlara bakıyorum, camlı bölmelere bakıyorum, su dolu hendeklere, elektrikli duvarlara bakıyorum. Hayvanların yüzlerindeki ifadeleri görüyorum, yabandaki hayvanların yüzlerinde gördüğüm ifadelerden çok farklılar. Hayvanat bahçesindeki esas kibir ve aslında bütün kültürün merkezi kibri, “diğerleri” dediklerimizin oraya bizler için konmuş olmasıdır, bizlerden bağımsız bir varlıklarının olmaması demektir, ormanlardaki ağaçların onları kesmemiz için oraya konulduğu, okyanustaki balıkların onları yakalamamız için bizi bekledikleri, hayvanat bahçesindeki hayvanların da bizleri eğlendirmek için orada olduğu şeklindeki düşüncedir.

Burada herşeyin bize hizmet için var olduğuna inanmak insanı pohpohlayabilir, ama gerçek dünyada, yani, gerçek yaratıkların var olduğu ve gerçek yaratıkların acı çektiği gerçek dünyada sizden başka hiç kimsenin önemli olmadığına inanmak hem tehlikeli, hem de narsistçe.

Bazen hayvanat bahçelerini savunanları ve hayvanat bahçesi sahiplerini hapse tıktığımı ve kendi ilaçlarını onlara tattırdığımı hayal ediyorum. Onları bir ay boyunca esir tutar ve jogging man dedikleri maymunla alakalı şaka yapmaya niyetleri olup olmadığını sorardım. Pişmanlık, keder, acı ve yuvaya dönme isteği duyup duymadıklarını, hala hayvanların özgürlüğü ihtiyacı yoktur diye inanmaya devam edip etmediklerini sorardım onlara. Cevaplarını dinlemezdim ama; çünkü yaşadıkları şeyleri dinlemek istemezdim. Aslında bu hayvanat bahçesi sahibi hayvanların-çünkü insanlar da hayvandır- dünyayı anlamlı bir şekilde tecrübe edebileceğine inanmazdım, bana anlatabilecekleri bir şey olduğuna inanmamak gibi bir şey benim açımdan bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu. Gerçekten de, benim adıma bu hayvanların belirli bir durumun devam etmesini ya da değişmesini istemesi de bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu.

Hayvanları orada kafeslerinde bırakırdım ve bu soruyu bir sene sonra bir kere daha sorardım. Bu süre boyunca başka bir insanla konuşmalarına izin verilmezdi, ama oynamak için kartlar ve kese kağıtları verilirdi. Sanırım 12 aylık esaretten sonra hayvanların özgür olmaya ihtiyaçları olduğu konusunda hemfikir olduklarını söylerlerdi. Ama onları dinlemezdim. Konuşabileceklerine inanmazdım. Ve zamanla artık bana başka bir şey anlatmazlardı; sessizce kafeslerinde yürürlerdi- yaşam alanlarında yani- yedi adım ileri gidip başlarını öne eğerler, sola dönerler ve tekrar geriye doğru yürürlerdi.

Hayvanat bahçelerinin en temel olumlu işlevlerinden birisinin eğitim olduğu sık sık dile getirilir. Standart hayvanat bahçesi kitabı dünyada hayvanların mücadeleyi kaybettiği türden bir savaş yaşandığından hayvanat bahçelerinin aslında yaban hayatı için son şans olduğu şeklinde böyle süslü püslü bir dil kullanır. Hayvanat bahçelerinin eğitim amacıyla bütün potansiyelinin kullanılması sayesinde insanlar doğal hayatı korumaları ve gezegeni yok etmemeleri gerektiğini öğreneceklerdir. Yazar Vicki Croke’nin söylediği gibi, hayvanat bahçelerinin ana sorunu“yaşayan, nefes alan hayvanlara doğal hayatın hayret ve huşu duygusu uyandırması için izin vermek; kozmosta hayvanların yerini öğreten, onu sürdüren kırılgan ve karmakarışık hayat ağını aydınlatmak; bu gezegeni kurtarmak ve gezegendeki inanılmaz canlıları kurtarmaya yardım etmek isteyen milyonlarca insanlara yardım etmek”tir.

Hayvanat bahçelerinde insanları izlediniz mi hiç? Yüzlerinde huşu duygusu ya da merak duygusu filan görmüyorum. Çocukların hayvanlara güldüğünü duyuyorum- masum kahkahanın güzel sesini değil okul bahçesinde duyacağınzı türden aşağılayıcı tarzdakini: birisinin başına gelen kötü şeylere gülen birisinin kahkahasını. Anne babaların ve çocukların şişman orangutana güldüğünü, yılan karşısında korkmuş yüz ifadeleri yaptığını, bunalım içinde yürüyen ayıyı görmezden geldiklerini görüyorum. Burunlarını tutup önlerindeki cam bölmeye boş boş bakan maymunlar karşısında çığlıklar atıyorlar. Çocuklar kahkahalar atıp cama vuruyorlar.

Hayvanat bahçelerinin eğitimsel potansiyeli olduğu gibi yüzeysel bir iddiayı kabul etsek bile yapılan çalışmalar hayvanat bahçelerinin bu amaca hizmet etmekte son derece başarısız olduğunu gösteriyor. Londra Hayvanat Bahçesinde yapılan gözlemler, ziyaretçilerin maymun bölmesinde 46 saniye kadar kaldığını gösteriyor. Bu 46 saniye hayvanlar hakkındaki notları okumakla yani göz gezdirmekle geçiyor. Tabii bir de hafızada tutma oranları da düşük: sürekli ziyaretçiler bile söz konusu hayvanların önünde dururken en sıradan sorulara bile cevap vermekte zorlanıyor: gibon ve orangutanları maymunlarla; akbabaları kartallarla; ufak devekuşlarını tavuskuşlarıyla karıştırıyorlar…bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

Bir çok sosyal hayvanı, gorilleri, filleri ve şempanzeleri yakalamanın en geleneksel şekli annelerini öldürmek olmuştur, bazı durumlarda hala daha öyledir. Çoğumuz bunu bilmeyiz bile; hayvanat bahçesindeki hayvanların vahşi hayattan kurtarıldığına inanmak daha iyi. Hayvanların tuzağa düşürüldüğünü duymak fillerin ve yaban kedilerinin bizlerle “buluşmayı” beklediği şeklindeki fanteziyi bozardı tabii. Hayvanat bahçesi sahipleri bunu biliyor. Her zaman bunu biliyorlardı. Bronx Hayvanat Bahçesi’nin sahibi William Hornoday 1902 yılında günümüzde modern zoolojik bahçelerin fikir babası ve inanılmaz ölçekte bir hayvan tüccarı olan Carl Hagenback’e şunları yazıyor: “ gergedanların nasıl yakalandığını anlatan mektubuz çok ilgimi çekti; ama dört yavru gergedanı yakalamak için 40 gergedanı öldürdüğümüz gerçeğini saklamak zorundayız. Eğer bu haber gazetelerde çıkarsa burada ya da Londra’da, o zaman gösteri /sergi amaçlı vahşi hayvan yakalama işinin halk tarafından büyük tepki göreceğinden emin olabilirsiniz”.

Eğer siz bir anneyseniz, birisi çocuğunuzu almaya kalktığınızda ne yapardınız? Siz bir çocukken birisi sizi sergilemek için annenizi vursaydı ne hissederdiniz? Annenizi dürtseniz, onu itseniz, beraber kaçabilmek için onu uyandırmak isteseniz ama o uyanmasa ne hissederdiniz? Sizi bir kafese koysalardı ne hissederdiniz?

Bunlar retorik sorular değiller. Ne yapardınız? Ne hissederdiniz?

Batı kültürünün en hoşuma gitmeyen yanlarından birisi insanların temelde “hayvanlardan” farklı olduğu ve hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki asılsız inançtır; yani hayvanlar hayvandır ve insanlar hayvan değildir; sanki aralarında görünmez bir duvar vardır.

Bu yapı içerisinde insanlar zeki varlıklardır. Hayvanlar -yani insan hariç bütün hayvanlar- zeki değildir, veya bir tür zekaya sahiplerse bile, zekaları sığdır, az gelişmiştir, anlamsız fiziksel çevrelerini anlamsızca dolaşmalarına yetecek bir kapasitededir.

Oysa insan davranışı bilinçli, rasyonel seçimlere dayanır ve bizim kültürümüz hayvan davranışının tamamen içgüdülerden kaynaklandığını öne sürer. Hayvanlar planlamaz, düşünmezler. Aslında onlar DNA’dan, barsaktan, kürk, tüy ve pullardan oluşmuş makinelerdir.

İnsanların his yelpazesi geniştir.Ama söylenene göre hayvanlarda bu yoktur. Anneleri ölünce yas tutmazlar, özgürlükleri ellerinden alındığında, dünyalarının kaybettiklerinde acı çekmezler. Keder hissetmezler. Yuvalarına özlem duymazlar. Aşağılandıklarını hissetmezler.

Bu kültür insan hayatının kutsal olduğunu ( en azından bazı insanların hayatlarının kutsal olduğunu düşünür; yoksa yoksulların, beyaz olmayanların, yerlilerin, ayrıca iktidardakilerin arzularına muhalefet edenlerin hayatı azıcık kutsaldır) düşünür; ama hayvan hayatının kutsal olmadığına inanır. Aslında canlılar dünyası kutsal değildir.

İnsanlar görünüşe göre anlamın yegane sahibidir, değerleri belirleyen yegane kıstastır, ahlaki davranışa sahip yegane canlılardır. Hayvanların hayatlarının içsel bir değeri bulunmaz-aslında içsel dışsal hiçbir değeri yoktur, meğer ki insanlar onlara değer afetmiş olsun. Bu değer tamamen faydalanmacı bir tavrın ürünüdür (insana faydalı olan şey doğrudur ve iyidir görüşü). Çoğunlukla mali bir değer söz konusudur, ve genellikle bu değer onların hayatlarını değil cesetlerinin değeridir. Ve elbette hayvanlarda ahlaki davranış kapasitesi yoktur.

Son olarak, bu kültür sürekli olarak insana ait olan herşeyin iyi olduğunu vurgular.: insanlar insancıldır, insanlık sahibidir; uygar olanlar uygardır. İnsan özellikleri sevilecek türden özelliklerdir. Hayvanlara ait özellikler ise nefret edilmeye layıktır- ya da daha çok nefret edilecek özellikler hayvanlara yansıtılır. Kötü insanlar “hayvan”dır, “vahşi”dir, “yaban”dır Eşanlamlılar sözlüğünde hayvan kelimesine şu kelimeler eşanlamlı olarak verilmiş: aşağı, beyinsiz,düşünemeyen, duygusal, aşırıya eğilimi olan.

Hayvanlara insani özellikler verme konusunda destek görmeyiz- yani bizler insan niteliklerini hayvanlara atfetmemeliyizdir. Bu da gücümüz yettiğince hayvanların zekası, farkındalığı, hisleri, neşesi, ızdırabı ve arzuları konusunda onlara karşı kör rolü oynamamız anlamına geliyor. Benlikleri olduğunu, bir birey oldukları gerçeğini, ve değerlerinin bizim onları kullanma biçimimizden tamamen ayrı olarak var olduğu gerçeğini göz ardı etmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinden ne öğreniyoruz? Bizim burada, hayvanların orada olduğunu öğreniyoruz. Bizlerden bağımsız olarak bir varlıklarının olmadığını öğreniyoruz. Dünyamızın sınırsız olduğunu, onların dünyasının sınırlı ve kısıtlanmış olduğunu öğreniyoruz. Bizim onlardan daha zeki olduğumuzu, eğer böyle olmasaydı bizi kandırıp kaçabileceklerini öğreniyoruz-ya da belki kaçmak istemiyorlardır, kötü yiyecek ve kafes içindeki beton barınaklar onlar için özgürlükten daha önemlidir. Onlardan daha güçlü olduğumuzu, eğer güçlü olmasaydık onları esir edemeyeceğimizi öğreniyoruz. Teknolojik olarak daha güçlü olanın teknolojik anlamda güçsüz olandan daha fazla iktidarı olduğunu öğreniyoruz. Her birimizin, özel hayatlarımızda kendimizi ne kadar güçsüz hissedersek hissedelim, en güçlü bir filden ya da kutup ayısından daha güçlü olduğumuzu öğreniyoruz.

“Yaşam alanı”nın sadece el değmemiş ormanlar, ovalar, çöller, nehirler, dağlar ve denizler olmadığını, ölü ağaçların gövdeleri, kaya parçaları ve beton kafesler olduğunu öğreniyoruz. “Yaşam alanı”nın keskin, el değmez kenarları olduğunu öğreniyoruz: elektrikli duvar içerisindeki herşey ayının yaşam alanıyken elektrikli duvarın dışı ayının yaşam alanı değildir. Yaşam alanlarının zamanlar birbirine karışmadığını, kaynaşmadığını, akmadığını öğreniyoruz.

Bir yaratığı yaşam alanından uzaklaştırsanız bile gene de bir yaratığa sahip olabileceğinizi öğreniyoruz. Bir deniz aslanını bir havuzda gördüğümüzde hala bir deniz aslanı gördüğümüzü sanıyoruz. Ama görmüyoruz. Bir hayvanın ne ya da kim olduğunu tanımlama konusunda hayvanat bahçesi sahiplerine asla izin vermemeliyiz. Bir deniz aslanı yaşam alanının kendisidir. Kovaladığı balıkların okuludur o. Sudur. Okyanus üzerinde esen o soğuk rüzgardır. Uyuduğu kayalara çarpan dalgalardır, ve o kayadır da ayrıca. Aile üyeleri arasında durmadan devam eden o seslenişlerdir o, bu sohbet sürüp gider. Sonunda hayatına son veren o köpekbalığıdır. O bunların hepsidir.O, ağın kendisidir. Ancak bize göstermesine izin verirsek öğrenebileceğimiz, ve eğer o istemezse, yoksa onu kafese tıkarsak öğrenemeyeceğimiz arzularının kendisidir.

Aynı şeyi diğer yaratıklar için de diyebiliriz, demeliyiz, ister kutup porsuğu, ister gibon, fil ya da amerika papağanı olsun. Bütün hayatını yabanda yaşamış olan b ir arkadaşım var, bu arkadaşım bir keresinde bana bir kutup porsuğu gördüğü anı anlatmıştı. Ben şöyle diyebilirdim: “ee? Ne olmuş yani? Ben de hayvanat bahçesinde bir sürü gördüm. Gelinciklere benziyorlar.” Ama ben kutup porsuklarını yaban hayatta hiç görmedim, bu da hiçbir zaman bir kutup porsuğunu görmediğim anlamına geliyor.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların deri çuvallar içerisindeki et ve kemikler olduğunu öğretiyor. Kutup porsuklarını her defasında daha küçük kafeslere koyabilir ve sonunda kutup porsuğunun gerçek ebatlarında bir kafese onu tıkabilirsiniz, ve hayvanat bahçelerinin bize öğrettiğine göre o gene de bir kutup porsuğudur.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların makineler gibi olduğunu öğretiyor:yani ayrıştırılabilir, yerine başkası konulabilir, değiştirilebilir makine parçaları gibi. Bizlere bir hayat ağı olmadığını,ve bir kısmı yerinden çıkararak onu bir kutuya koyabileceğinizi ve hala daha o parçaya sahip olacağınızı öğretiyor. Ama bu tamamen yanlış. Bu kutup porsuğu nedir? Kimdir bu kutup porsuğu? Neye benziyor onun hayatı?

Hayvanat bahçeleri bize kesin olarak hayvanların hayatının yönetilmesi gerektiğini, bizler olmadan hayatta kalamayacaklarını öğretiyor. Onlar bize bağımlılar: öğretmenlerimiz değiller, komşularımız, eşitlerimiz, bizden daha iyi olanlarımız, arkadaşlarımız, tanrılarımız değiller. Onlar bize ait. Bizimler. Bizler beyaz adamın türler arası yükümlülüğünü kabul etmeli ve yüreklerimizdeki iyilik sebebiyle, tamamen iyi niyetlerle, onların hayatlarını kontrol etmeliyiz. Onları ”vahşi hayattan kurtarmalıyız”.

Şimdi sıra hayvanat bahçelerinin bize öğrettiği gerçek derse geldi, yani kaçınılmaz olan derse geldi sıra, her daim geçerli olan derse geldi, gerçekten önemli olan derse geldi sıra: yani insanları ve diğer hayvanları ayıran büyük bir kopmanın var olduğu gerçeğine.En geniş hendekten de daha geniş, en güçlü demir çubuktan daha güçlü, en ölümcül elektrikli çitten daha kesin. Biz buradayız. Onlar orada. Bizler özeliz. Bizler farklıyız.

İnsanların insan olmayan canlılardan üstün olduğu önkabulü hiç birşekilde desteklenemez. İnsanların diğer yaratıklardan daha zeki olduğunu gösteren hiçbir kanıt görmedim. Hem evcil hem vahşi hayvanlarla uzun süreli ve güzel ilişkilerim oldu, onların bana tanıma fırsatı verdikleri radikal anlamda farklı zekalarının -biçim farklılıkları söz konusu burada, farklı nitelikler değil- tadını çıkarma fırsatım oldu.

Benzer şekilde hayvanlar plan yapmadığı, anımsamadığı, kin tutmadığı, didişmediği, topluluklara sahip olmadığı, yas tutmadığı, zevk ve neşe hissetmediği, oyun oynamadığı, şaka yapmadığı, kendisine meydan okunmasından hoşlanmadığı, eğlenmediği, ahlaki tavırlarının olmadığı ve insana ait sanılan nice şeyi düşünüp hissetmediği şeklinde hiçbir kanıt görmedim. Gerçekten de saydığım bütün bu “insan” özelliklerini hayvanlarda gördüm.

Bir örnek: geçen gece köpeklerimden biri havlıyordu, uyandım.Ayağa kalkıp dışarı baktım. Dolunay vardı.Köpeğimden sessiz olmasını istedim. Homurdandı ve yere uzandı.Yatağıma döndüm. Köpeğim gene havlamaya başladı.Gene ayağa kalktım ve sessiz olmasını söyledim. Homurdandı, döndü durdu kendi etrafında ve sonra yerine uzandı. Yatağıma döndüm.Gene havlamaya başladı.Ayağa kalktım ve bu sefer ona bağırdım.Sesini kesti. Ertesi sabah ortada yoktu. O gün daha sonra annemin evine gittim. Oradaydı. Bana bakmadı bile. Normalde her yere benimle gider, ama eve geldiğimizde bu sefer inat etti. Ancak saatler sonra yüzüme baktı, o da birkaç kez ondan özür diledikten ve birkaç mama rüşvetinden sonra gerçekleşti.Yavaş yavaş beni affetti.

O gece köpeğimle beraber durmamamın mantıklı bir açıklaması yoktu: sabah erken saatte bir toplantım yoktu, ayrıca güzel bir geceydi. Nasıl oluyor da dolunayda benimle oynamak isteyen bir köpek karşısında klavyeyle yazı yazabildiği için bir insan daha zeki sayılabiliyor, anlamıyorum.

İnsanlar hayvanat bahçelerine gidiyorlar; çünkü vahşi hayvanlarla iletişim kurmaya ihtiyacımız var. Hayvanların bizlere hayatın karmaşıklığını hatırlatmasına, dünyanın sadece bizim için yaratılmadığını, kainatın merkezinde bizim yer almadığını hatırlatmasına ihtiyacımız var.

Çocukların bu ilişkiye yetişkinlerden daha fazla ihtiyacı var. Bir çok hayvanat bahçesinin çocuklar tarafından gürültüye boğulması bir raslantı değil, çocukların hayvanların anatomik özelliklerine ve isimlerine de ilgi duyduğu yok. Çocuklar hayvanat bahçelerine gitmek istiyorlar-buna ihtiyaç duyuyorlar- çünkü onlar vahşi hayvanların varlıklarıyla temas halinde olmaları gerektiğini içsel olarak hissediyorlar. Çocuklar hayvanlarla ilişki kuramamayı insan merkezli düşünce çemberinin kısırdöngüsünün içine atılan büyük bir adım olarak görüyorlar, bunu anlatamıyor ifade edemiyorlar ama anlıyorlar. Eğer ekolog Paul Shepard’ın söylediği gibi, “ doğa çocuk açısından sembolik anlamların yerleştirileceği somut bir merkezse ve o çocuk doğayı tecrübe etmiyorsa o zaman önce çocuk ve sonra yetişkin kişide çarpık bir anlam kavramı oluşacaktır.”

Ama hayvanat bahçesine giden bir çocuk gerçek hayvanlarla iletişim kurmuyor. Diğer bütün gösteriler gibi, diğer pornografi çeşitleri gibi, bir hayvanat bahçesi asla vaad ettiği şey konusunda tatmin duygusu sağlayamaz. Hayvanat bahçeleri, aynen pornografi gibi, hiyerarşi, tahakküm ve teslimiyet üzerine kurulu yüzeysel ilişkiler sunar. Hayvanat bahçeleri duygularından arınmış tüketicinin kendisine yöneltilen bakışlarla ilgili izni olabilen ya da olmayabilen bir diğer varlığı seyretmeye duyduğu arzuya dayanır.

Pornografik bir resim düşünün. Kadınlar para kazandkları ve bilinçli olarak pornografik resimler çektirdikleri durumlarda dahi bana bedenlerini burda ve şimdi görme izni vermemişlerdir- ya da vücutlarının görüntülerini -Eğer bir fotoğrafım varsa, ona sonsuza dek sahibim, kadın bana izin vermese de bu böyle. Bu durum ilişki kavramının tam tersi, ilişki içerisinde kadın kendini bana şimdi ve burada sunabilir, kendisinin ve benim arzuma bağlı olarak. İlişki içerisinde an’a dayalı olarak bir hediye olan şey pornografide benim metam haline dönüşür, onunla ne istersem yaparım.

Aynı şey hayvanat bahçeleri için de geçerli. Hayvanat bahçeleri çok gerçek, gerekli, yaratıcı, hayatı olumlayıcı ve hepsinden önemlisi ilişkiye yönelik bir tavır alır ve sonra da onu saptırır. Pornografi, cinsel ilişkiye yönelik ihtiyacı alıp bunu seyretmek ve seyreden şeklinde basitleştirir. Hayvanat bahçeleri yaban hayat ve hayvanlarla ilişki kurma şeklindeki yaratıcı bir ihtiyacı alıp onu betondan kafesler içerisinde duran şempanze ve ayılara birkaç dakika bakmak ya da oradan yürüyüp geçmek şeklinde bir “doğa tecrübesi”ne dönüştürür.

Hayvanları hayvanat bahçelerinde hapsetmekle hayvanlarla doğada iletişim haline geçmenin farkını sevişmekle tecavüz etmek arasındaki farka benzetebiliriz. Her iki durumda da birinci seçenekte ortaklaşalık söz konusudur; kurbanın özgürlüğünü kısıtlar; tacizcinin kurbana istediği gibi davranma hakkı olduğu şeklindeki iddiasını da destekler ve güçlendirir. Her iki durumda da hem kurbanın hem de suçu işleyenin ileride samimi ilişkiler geliştirmesini engeller. Tahakküm ve teslimiyetten oluşmuş bir halde birinini diğerini gerçekten ve isteyerek anlaması ihtimalini tamamen ortadan kaldırır.

Gerçek bir ilişki istekli katılımcıların diledikleri şeyi istedikleri zamanda, istedikleri şekilde vermelerini içeren bir çeşit danstır. Hem o anlık hem de geleceğe yönelik bir samimiyet ve yakınlık oluşturduğu gibi hem o ana yönelik hem de geleceğe yönelik anlamda hem kendini hem de ötekini anlama çabası içerir. Olaya katılanları büyütür, besler. Kim olduğumuz gerçeğine katkıda bulunur.

Yazımda yüzleştiğimiz sorunlara somut çözümler sunmam genelde. Bunun sebebi çoğu kez bu sorunların daha derin psikolojik ve algısal hataların semptomları olması, bu da bir problemi bu hatalara işaret etmeden çözmenin sadece var olan patolojinin kendini daha farklı bir şekilde gene ortaya koyması anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinin hayvanlarla gerçek ilişkiler kurabilme aracı olduğu paradosinin karşısında çocukların bu ilişkilere gerçek ihtiyaç duymasıyla alakalı kesin bir çözümüm var. Burada çözüm çocuğunuza doğayı keşfetmesi için izin vermenizdir. Elbette Yosemite’te arabadan çıkıp diğer turistlerle beraber zaman geçirmenizden bahsetmiyorum, şehir hayatının karmaşasını doğa temelli bir diğeriyle değiştirmenizden söz etmiyorum. Doğa içerisinde arabayla gitmenin dört yanınızın safari simülasyonu görüntüleriyle dolu olmasından bir farkı yok.

Doğada yürüyüş yapmanın da pek bir farkı yok. Gene bir turistsiniz sonuçta.Yosemite , Yellowstone, ve Grand Canyon harika yerler olabilir, orada yaşamadığınız sürece onlar sonuçta gene turistik olmaktan başka bir anlam taşımıyorlar. Oraya yuvam demediğiniz sürece.Orası sizin yuvanız olduğunu söylemediği sürece.

Evde kalmaktan söz etmiyorum.

Çocukken bayağı bir gezdim ve doğa sevgimi böyle kazandım; nasıl düşünmeli, isimlendirmeli ve kategorize etmeli öğrendim; ve böylece evimin duvarlarının ötesinde, pencerelerinin ötesinde, o doğa manzarasının ötesinde, sulama kanalının ötesinde gerçekten kim olduğumu keşfettim.Semenderden ve kaplumbağalardan öğrendiğimi, yaptığım gezilerden ya da yürüyüşlerden, doğa tarihi müzelerine ya da hayvanat bahçelerine yaptığım ziyaretlerden öğrenemedim. Benim öğretmenlerim karıncalardı, çekirgelerdi, çimlerdi; sulama kanalındaki yılanlar ve tatlısu istakozlarıydı. Dersler ve ilişkiler o kadar sıradışı değildi. Zaten mesele bu: biz sadece komşuyduk.

Sesinizi duyar gibi oluyorum, sanki pek inanmıyorsunuz ve şöyle soruyorsunuz: “ sadece dışarı çıkmak mı? amma can sıkıcı .”

İyi, diye cevap veriyorum. Sıkılmak iyi bir durum olabilir; ne yapmak istediğinizi henüz bulamadığınız anlamına gelir. Bu durumda sıkıntı yeni bir anlayışa doğru bir adım ya da yeni bir eyleme yönelik bir adım olabilir, tabii hemen caymamak gibi bir koşulla doğru olabilir bu. Eğer sıkılıyorsanız ve bu histen hoşlanmıyorsanız, bir müddet sonra ne yapmak istediğinizi bulacaksınız demektir. Ya da bir şey ya da birisi sizi bulacaktır. Aslında, sıkıntı ve özgürlüğün yaratıcılık anlamına geldiğini söylemek pek ileri gitmek de sayılmaz hani.

Sıkıntı ayrıca biraz yavaşlamamıza da yardımcı olabilir. Hayvanat bahçelerinden, doğa programlarından, televizyondan ya da bu kültürün hızından kaynaklı olarak emir üzere olan olaylara alışığız. Bir e-posta gönderiyorum ve birkaç saniye sonra Bangkok’a varmasını bekliyorum. Televizyonu açıyorum ve birkaç saniye içerisinde bir film izleyebiliyorum. Ama yılanlar ve örümcekler kendi zamanlarında yaşıyorlar, daha yavaş bir zaman içerisinde yaşıyorlar. Eğer bir doğa programında bir örümcek görürseniz, ekranda kaldığı sürenin sonunda birşeyi-birisini öldürecek demektir. Ama şu anda duvarımdaki örümceğe bakıyorum, saatlerce duruyorlar, bazen günlerce oldukları yerde duruyorlar. Neyi tecrübe ettiklerini sık sık merak ederim. Büyük olasılıkla hiçbir zaman bunu öğrenemeyeceğim. Eğer benimle iletişime geçmezlerse hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ve bunu yapsalar bile dikkat etmedikçe algılayamayacağım, dillerini biraz olsun öğrenmedikçe algılayamayacağım. İşte esas mesele bu.

Sinekkuşları ve atlıkarınca böcekleri de farklı zamanlarda yaşıyorlar; daima hareket ediyorlar, birşeyler yapıyorlar. Daima nefes nefeseler, belki de sadece onları izliyor olmak bile nefesimi kesiyor. Peki sinekkuşları başımın üzerinde cıvıl cıvıl seslerle dönüp dolaşırken neyi kavrıyorl? Atlıkarınca böcekleri dans ederken neyin ruhunu çağırıyor? Örümceklerle olan neyse burada da söz konusu olan o, yani aynı can alıcı noktadan söz ediyorum.

Çocukların bildiği gibi, can sıkıntısının bir manası yok. Bir keresinde, çocukken anneme sıkıldığımı söyleyince o da bana “iyi. Neden lavabodaki tabakları yıkamıyorsun? Onun ardından da bahçede otları kesersin, ardından da…”demişti. İşe yaradı. Bir daha can sıkıntısından şikayetçi olmadım.

Şimdi gene sesinizi duyuyorum. Bu sefer şöyle diyorsunuz: “Senin için iyi olmuş Köy Çocuğu, ama bizim gibi şehirlerde yaşayanlarla bunun alakası ne?”

Bu sorunun cevabını 101 nolu otobanla McDonald’s’ın park alanı arasındaki çimlerde otururken düşündüm. İlginç olarak gördüğüm tek şey duvarda bir çember içine çizilmiş A harfiydi (Anarşinin A’sı).Ama ardından kenarda köşede büyümeye çalışan minici bir kırmızı çiçek gördüm, ayrıca bahara hazırlanan dieğr bitkiler de oradaydı. Hiç hayvan yoktu ama. Ansızın bir yaban arısı otların arasından yükseldi, uçmaya başladı, iki üç kez otların etrafında dönü ve McDonald’s’ın üzerinden uçarak uzaklaştı. İçerde bir şey tıkladı sanki, ve o zaman diğer hayvanları görmeye ve işitmeye başladım: örümcekler çimlerin arasında avlarını bekliyordu; kuzgunlar otobandan geçen kamyonların üzerinde bağırışıyordu; serçeler arabaların altlarında hoplayarak geziniyordu.

Hayat her yerde. Şehirlerde bile hala daha yaban ve özgür hayvanlarla karşılaşabiliyoruz, onlar bizler her canlının köle olmadığını hatırlatıyor. Parklar var; dar sokaklar var, boş araziler var, nehirler, dereler ve küçük göller var, kuşlar var, böcekler var. Bu kültür toprağı o kadar kirletti ve toprağa o kadar zarar verdi ki el değmemiş yerleri kutsal ve kirletilmiş yerlerin de kurban etme bölgeleri olarak düşünmek son derece kolay. Ama işin gerçeği şu ki aslında her yer kutsaldır. Asfaltın altına baktığımızda hayatın hala orada olduğunu, onu hatırlamamızı beklediğini görüyoruz; eğer hatırlama konusunda başarısız olursak o zaman bizim yok olup gitmemizi beklediğini görüyoruz. Her iki durumda da en çorak yerlerde dahi hayatın direndiğini görüyoruz.

“Ama” dediğinizi duyuyorum, “ serçeler ve yabanarıları çok can sıkıcı. Benim çocuğum heyecan verici hayvanlar istiyor”.

Ben betondan kafeslerde dolaşan bir ayıya bakmanın nasıl olup da uçan vahşi hayvanlardan, zıplayan, sürünen, yaban hayvanlar ne yaparsa onu yapan hayvanlardan daha heyecan verici olduğunu anlamıyorum. Evdeki hayvanlar neden daha değersiz? Diğerleri uzaklardan geldiği için mi? Yoksa evdeki hayvanlarımız kafeslerde olmadığı , yani bizim kontrolümüz altında olmadığı için mi?

Eğer çocuklarınız daha büyük hayvanlar görmek istiyorsa, o zaman büyük hayvanların size yakın yerlerde yaşayacağı türden bir bölgede yaşamanız gerekiyor. Çocukken bir çok deliğin kenarında oturur ve yılanların dışarı çıkmasını, böylece onları görebilmeyi isterdim; ama yılanlar bunu nadiren yapardı. Onları yürürken, bir şeyler okurken veya vaşka birisini izlerken raslantıyla görürdüm. Sonunda kendisine bakılmasını istemeyen birisine bakmanın hoş bir şey olmadığını öğrendim.

Saklanıyorlar diye hayvanları kim suçlayabilir? Giysileri olan büyük maymunlar şu anda Homo supremus maximus olmayan diğerlerine pek fena davranıyor. Eğer giysileri olan büyük bir maymun olmasaydım, ben de saklanırdım. Ama kendi tecrübelerime bakarak eğer yeterince oturur ve nazikçe isterseniz ve diğerlerine faydalı olacak şekilde çabalarsanız onların varoluşlarının izlerini görebilirsiniz. Kızılağaç fidanlarını kemiren dağ kunduzları gibi gizli gizli olabilir; ya da yaprakların arasında duran bir tilki gibi açıkça da olabilir, ya da bir şahinden geri kalan bir ardıç kuşu gagası ya da tüyleri gibi.Veya kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkabilir, cam kapınıza kıçını dayamış büyük bir ayı gibi.

Ama oradadır işte.

Önemli olan şey, yaşadığınız yere bakmak. Hayır, yaşadığınız yerde yaşamaktan söz ediyorum. Bir şekilde hayatınızı sonsuza dek değiştirecek türden egzotik bir hayvanlar karşılaşmak uğruna, ya da can sıkıntısını bir süreliğine başımızdan atmak uğruna dünyayı araştırmayı bırakmaktan- “kutu içerisine sığdırılmış dünya” şeklindeki hayvanat bahçesi yaklaşımını da buna katıyorum- söz ediyorum. Burada önemli olan şey zaten evinizi paylaştığınız yaratıklara saygısızlık etmeyi , onları görmezden gelmeyi ve onlara egzotik hayvanlar olmadığı için önemsiz muamelesi yapmayı bırakmak

.

Yıllar önce Kızılderili bir ruhsal liderin etrafında çember yapmış oturan şarkı söyleyip tamtam çalan çevrecilerle alakalı bir hikaye duydum. Çevrecilerden birisi şöyle dua etmiş “lütfen benekli baykuşu, su samurunu ve aladoğanı kurtar”.

Kızılderili ayağa kalmış ve “ Ne yapıyorsun arkadaşım?” diye fısıldamış.

Çevreci “Hayvanlar için dua ediyorum” diye cevap vermiş.

“Hayvanlar için dua etme. Hayvanlara dua et.” demiş Kızılderili, sonra durmuş ve şöyle devam etmiş, “ Çok kibirlisiniz. Onlardan daha büyük olduğunuzu sanıyorsunuz, değil mi? Kızılağaçlar için dua etme. Kızılağaç kadar cesur olabilmek için dua et.Kızılağaca ne istediğini sor”.

İncil’de söylendiği gibi, “iste ve o sana verilecektir.”.

Pandalara ne istediklerini sorun. Size söyleyecekler. Esas mesele şu: siz bunu yapmaya istekli misiniz?

Yazıma ara verip küçük göle kadar yürüyorum ve bu sefer değişik birşeyin farkına varıyorum. Duruyorum, sonra yeniden bakıyorum. Ardından onu görüyorum, büyük bir mavi akbalıkçıl uzaklarda uçmaya hazırlanıyor. Başı yukarı kalkmış, göğsü çıkık, güneşe kilitlenmiş. Kanatları yarı açık, ve ayakta duruyor, uçmak için ısınıyor. Bir an ona bakıyorum, ve ardından yavaşça geri çekiliyorum, onu şaşırtmak istemiyorum.

Gülümsüyorum ve yumuşak bir sesle şunu soruyorum: “ Sen kimsin? Ne istiyorsun?”

Şu anda bir büyük boz ayı hayvanat bahçesindeki kafesinde yürüyor.. Bir fil saatler boyu sağa sola sallanıyor, betona zincirlenmiş durumda. Bir kurt elektrikli çitlerin arkasında sağa sola sıçrıyor. Bir zürafa kendini kurtaramayacağı kadar küçük bir hücrenin içerisinde duruyor.

Belki bu hayvanların bazıları bir zamanlar bir esir olmamanın nasıl bir şey olduğunu hala hatırlıyordur. Belki bazıları hayvanat bahçelerinde doğmuştur ve koşmanın, özgür olmanın, bir aile içerisinde yaşamanın, bir topluluğa dahil olmanın, bir toprağa ait olmanın nasıl bir şey olduğuna dair ilk elden bir bilgisi yoktur. Onlar bunu ailelerinin kendilerine anlattığı kadarıyla biliyordur, onlar da bunu kendi ailelerinden öğrenmiştir, onlar da kendi aileleri öldürülmeden önce akıllarında kalan o belirsiz anılardan hatırlıyordur. Veya belki onlar – çoğumuz gibi- herşeyi unutmuştur. Belki onlar için, çoğumuz için olduğu gibi, bu kabus bildikleri yegane gerçeklik haline gelmiştir.

Onların gerçekten tutsak olmak gibi bir bahaneleri var. Bizim yok ama. Kendi hayvanat bahçelerimizden çıkıp gidebiliriz, hayvanlardan ayrı ve üstün olduğumuza dair kendi kendimize yarattığımız bu efsaneden, diğer herkesi içine çektiğimiz bu kabustan çıkıp gidebiliriz. Eğer bu korkunç rüya ölümden başka bir sonla bitecekse,- kurbanları ve bu gezegen için- uyanmak artık bize kalmış.

Bu kelimeleri yazdıktan sonra başımı çeviriyorum, pencereden dışarı, güneş ışığına bakıyorum.Hiç rüzgar yok. Kızılağaç dallarının parlak yeşil uçları hareketsiz. Çok güzel. Ve sonra onu görüyorum: parlak yeşil dallar hareket eden bir akbalıkçılın gölgesi. Gölge bir an orada duruyor, ve ardından gözden kayboluyor.

Çeviri:CemC

Hayvanat bahçeleri ve doğanın sonu

Dr. Steve Best

Hayvanat bahçeleri, postmodern dünyanın küçük bir sembolü haline geldi.

İnsanların, devlet politikalarının,ve daha birçok şeyin sahte olduğu Ulusal Eğlence Devleti’nin  sahte-yalanlarla dolup taşan dünyasında yaşıyoruz. Pekiyi, insanoğlunun yapay doğa yaratma çabası, hayvanları bu ortamda yaşatma isteği, onları yaşam alanlarından ayırma isteği nereden kaynaklanıyor? Gezegenin kapitalist sömürge sistemi, doğal dünyadan geriye çok az şey bırakıyor.Ve hayvanat bahçeleri, yaşam süreçlerinin metalaşmasını, dağılmasını, parçalanmasını gerçekleştirirken, aynı zamanda biyoçeşitliliğin yapaylaştırılıp gözler önüne serilmesine neden oluyor.

(daha&helliip;)

CEPHEDE

Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…

Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?

Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.

İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?

SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.

SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?

Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.

İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?


Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.

Doğrudan eylem nedir?

Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.

Peki neden doğrudan eylem/müdahale?

Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.

Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?

Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.

Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.

Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?


Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.

Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?

İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.

SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?

The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.

Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.

Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?

Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.

Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.

Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.

Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?


İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.

Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?

Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.

Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.

Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.

1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?

Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.

Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?


Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.

Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.

Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?

İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.

En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?

Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.

Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.

ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?


Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.

Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?

Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:

1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.

2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.

3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.

Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)

Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.

Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?

İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.

İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?

Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.

Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?

En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.

İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?

Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.

Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?


En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.

SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?

Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.

Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.

Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.

“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?

Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.

Çeviri:CemC

Radikal Köle Karşıtlığı Manifestosu:

 

Gereken Her Türlü Şekilde  Total Özgürlük

Dr. Steve Best

I.
Hayvanları Savunma Hareketi artık ya öleceği ya da yapması gerekeni yapacağı bir dönüm noktasında bulunuyor. 1980lerin başlarında yeni bir hayvan hakları hareketi potansiyelleriyle dopdolu bir biçimde parıldıyordu; birkaç sene içerisinde bu ışık yozlaşma, oportünizm ve bürokrasinin samimi bir değişim vaadinin içini boşalttığı bir şekil aldı. Evrim geçirdikçe PETA ve diğer gruplar, HSUS (ABD İnsancıl Topluluğu)’na özenerek dev şirket canavarları ve ana akım makinelerine dönüştüler. Taviz verir bir şekilde hayvan hakları grupları sürüp giden hayvan kırımını yok etmek yerine onu düzenlemek amacıyla sömürü endüstrileriyle beraber çalıştılar.

Örneğin son on yıl içerisinde PETA McDonalds’ı, Burger King’i ve KFC’yi kafes boyutlarını büyütmek ve “daha az zulüm içeren ve daha fazla kazanç sağlayan” kesim metodları uygulamaları konusunda zorladı, aynı anda HSUS yoğun şekilde “insancıl et” ve “kafesten elde edilmeyen yumurtalar” konusunda kampanyalar yapıyordu. Bu gruplar nihai anlamda sömürenlerin çıkarlarına hizmet edip genel anlamda kapitalist prensipleri baş tacı ediyordu. Ancak 1980lerde PETA’nın ciddi bir kuruluş olarak başlayıp ALF’i savunmaya devam etmesine rağmen HSUS 1954’teki kuruluşundan bu yana bürokratik bir refahçı grup olmuştur ve taviz vermeden ALF’i kınamaya devam edip vejetaryenliğe bile destek vermekten uzak durarak etçil kültürü yüceltmektedir.

Endüstride ya da hayvanları savunma kamplarında hala şüpheleri olan vardır diye HSUS Başkanı ve CEO’su Wayne Pacelle’in 2009 Temmuz’unda Agritalk radyo’daki bir röportajda söylediklerini yazmam gerek. Pacelle röportajda resmen özel hayatında vegan olduğu için özür dileyerek etin, dirikesimin, avcılığın, hayvanat bahçelerinin ve sirk endüstrilerinin HSUS’tan korkmalarını gerektirecek hiçbir sebep olmadığını; çünkü amaçlarının bu kurum ve kuruluşların çalışmalarını sona erdirmek değil sadece “hayvanlara karşı nezaket ve merhamet”göstermeyi savunmak olduğunu söyledi.

II.

Bürokratik “refahçılığın” bu sefil reformistliği ve oportünistliğine doğrudan bir tepki olarak, hayvanları savunmayı hedefleyen yeni bir hareket doğdu; ama bu hareket refahçılığın değil, hayvan hakları mücadelesinin altını çiziyordu; düzenlemeler yerine hayvan köleciliğinin tamamen sona erdirilmesini talep ediyordu; “insancıl” bir şekilde elde edilmiş hayvan ürünlerinin değil, veganizmin altını çiziyordu. Belli bir dereceye kadar bu yeni kölelik karşıtı hareket Rutgers Üniversitesi Hukuk profesörü Gary Francione’ın çalışmalarıyla tanımlanıp şekil almıştır. 1990lardan itibaren Francione hayvan hakları terimini kullanıp refahçı politikalar güden yeni refahçıların sahtekarlığını ifşa etti. Francione’a göre bu politikalar tutarsız olup hak kavramının içini boşaltır; her ne şekilde olursa olsun “refahçılık”, endüstrilerin yararına çalışır; refahçılık, türcülüğü ve hayvanların korkunç sömürü sistemleri içerisindeki durumunu ortadan kaldırmaktansa bu durumu daha da kötü bir hale sokar.

Photobucket

Francione şirket reformizminden kaynaklı hoşnutsuzluğa bir şekil verdi, ayrıca giderek büyüyen bir vegan kölelik karşıtı hareketin kıvılcımını ateşledi. Daha doğrusu, aslında Donald Watson tarafından 1944 yılında başlatılan ve ABD ve İngiltere’deki vegan topluluklar tarafından sürdürülen bir vegan hareketine yeniden hayat verdi. Bu toplumlar Watson’ın veganizmle alakalı geniş ve politik vizyonuna sahip çıktılar, Watson için veganizm sadece bir beslenme biçimi değildi, hayvanların sömürüsüne dayalı kölelik sisteminin tamamen kaldırılmasına dair etik , politik ve gerçekten de bütün baskı sistemlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik bir adanmaydı. Francione eski pasifist Jainizm ile Watson’ın vegan bakış açısını birleştirdi, böylece hayvan hakları felsefesi sistematik olarak ilk kez 1983 yılında Tom Regan tarafından geliştirildi, Regan pasifist vegan kölelik karşıtlığını matriksine bu etkileri de karıştırmış oldu.

Francione, veganizmi kendisi icat etmiş gibi davranıyor, ve Roger Yates gibi yalakalar hakiki bir hayvan hakları hareketinin aslında 1996’da Francione’ın eserinin giderek artan etkisiyle başladığını söylüyorlar. Ancak Francione daha çok Watson’ın orijinal öğretilerine geri dönüp gıda seçimleriyle hayvanlarla alakalı ahlaki bağlantıları birbirine bağlayan etik bir vizyondan uzak, bütün baskı ve sömürü çeşitlerine karşı çalışmak uğrunda tutarlı bir politik bağlılıktan mahrum bir tavır ortaya koymuştur. Türcülüğe yönelik kölelik karşıtı yaklaşımlar on dokuzuncu yüzyılda feminist dirikesim karşıtlarıyla başladı, Watson ve yavaş yavaş ortaya çıkan vegan topluluklar güçlenip 1960lardan günümüze dek İngiltere’de süren av sabote hareketleriyle canlılık kazanırken 1976 yılında Ronnie Lee, ALF’i kurduğu zaman tarihi anlamda büyük bir ilerleme kaydetmiş oldu.

Francione refahçılığa dair kuvvetli bir eleştiri ortaya koyup hayvan hakları felsefesini yeni bir seviyeye yükseltirken bir yandan da kendisinin politik bir vizyondan mahrum, insan nüfusunun %1’inden bile az bir kitle tarafından desteklenen bir hareketin marjinal konumunu ileriye götürebilecek bir kabiliyetten uzak olduğunu da kanıtlamıştır. Francione’ın dini, alakasız ve apolitik indirgemeleri açısından vegan kölelik karşıtlığı hala kapitalizm ve dominant ideolojiler tarafından sürdürülen elit, beyaz , Avrupa merkezli tüketimci bir hayat tarzı olarak kalmaktadır. Dahasıi Francione bir çeşit cemaat gibi Franciombeların oluşmasına sebep oldu, bu kişiler fundamentalist, sıkı, kavgaya düşkün , hem Allah’a hem şeytana ibadet eden, efendilerine ve onun düşmanca tavırlarına köle gibi bağlanmış kişilerdir, bu kişilerin kendilerini eleştirenlere tepkisi son derece serttir.

III.
Francione ve müritleri bir doktrin ve dogma dansında bir araya gelmiş durumda. Hristiyan köktendinciler gibi Francione ve takipçileri diğer insanlar hata yaparken kendilerinin Hakikat’e sahip olduğunu düşünüyor. Francione’ın söylediği gibi gerçekten başka hiçbir “alternatif” yoktur, sadece yıkım ve kaos vardır, tek istisna da kendilerindeki kanuna itaat, barışçıl eğitim ve kurumlar üzerinde bireylere ve tüketim alışkanlıklarına odaklanma durumu ve küresel kapitalizmden kaynaklanan üretim zorunluluklarıdır. Onlar için dünya siyah beyazdır, cevaplar kesin ve kat’idir, ve kompleksite ” ya/ya da” şeklinde biçim almış olup “hem/hem de” diyalektik mantığıyla elde edilmekten uzaktır.

Pasifist gruba göre ekonomik sabotaj gibi militan doğrudan eylem(MDE) taktikleri DAİMA yanlıştır ve ASLA bir etkiye sahip değildir. Kendilerini kompleksiteleri ve spesifik durumları analiz etme uğraşısından uzak tutan Franciombelar olası bir “hakikat”e tutunur ve bunu mekanik anlamda meydana gelmiş ya da gelecek her eyleme uygularlar. Tarih konusundaki cehaletleri ancak mental esneklikten uzak olmalarıyla eşleşebilir. 30 seneden fazladır, dünya çapında bir düzineden fazla ülkede, sayısı bilinmeyen binlerce eylemde sabotajcılar ve özgürlükçüler esaret altındaki yüzbinlerce hayvanı özgürlüğüne kavuşturdular; bir çok hayvan üreticisinin, kürk çiftliklerinin ve dirikesimcinin işini sonsuza dek kapattılar; ve bir çok insanı hayvan sömürüsü dışında iş yapmaları konusunda ikna ettiler, bu arada dünyanın her yerinden insana hayvan özgürlüğü hareketine katılmaları konusunda ilham kaynağı oldular.

Bütün bu olup biten şeylere rağmen Franciombelar yapılan işlerde hiçbir kıymet ya da kazanç görmüyor, sadece zarar görmüş mülklerin onarılması ve bütün özgürlüklerine kavuşturulmuş hayvanların yerine yenilerinin gelmesini düşünebiliyorlar. Bu bazı durumlar için geçerli olabilir, ama bir çok operasyonun ışığında bakıldığında bunun yanlış bir iddia olduğunu görüyoruz; hayvanların yerine yenileri gelse ve mülkler yeniden inşa edilse de, giderek yükselen sigorta bedelleri küçük ve orta halli işyerlerinin hayatta kalma şansını zayıflatıp zora sokuyor. Dogmatik pasifistler cehalet ve inkar perdesi arkasına saklanadursun, sömürücüler ALF eylemlerinin ne kadar etkili olduğunun canlı kanıtlarıdır.

Sabotaj taktiklerini “şiddet içeriyor” diye damgalamak ve mülklere yapılan saldırıları insanlara yapılan saldırılarla bir tutmak yoluyla Franciombelar FBI’ın ve şirket –devlet- medya kompleksinin gerici söylemini ve konumunu taklit ediyorlar. Gereksiz yere eğitimi illegal taktilerin (hatta açık kurtarmaların) karşısına koyuyorlar, sanki bu ikisi devrimci bir sürecin birbirini tamamlayan iki parçası değil de tamamen birbirine zıt iki olaymış gibi.

Kapitalizm, baskı biçimlerinin benzerliği ve ortak hareket etme politikalarıyla alakalı öne sürdüğü fikirlere rağmen Francione sonuçta basit, tek konu odaklı bir veganizm müdafaası yapıyor ve bunu yaparken beyaz, zengin, imtiyaz sahibi ve Batılı bir kitleye hitap ediyor, böyle bir durumda farklı ırktan, işçi sınıfı ailelerinden, yoksullardan, Çin’den ya da Hindistan’dan-dünyanın en nüfusu kalabalık ülkeleri olup Batı tipi beslenme alışkanlıklarına hızlı bir geçiş yaşıyorlar- söz etmiyor bile.

Francione bu sebeple on dokuzuncu yüzyılın başlarında hayvanları koruma hareketindeki eylemcilere yapışıp kalan elitist, sınıfçı ve ırkçı stigmaları yeniden üretiyor ve dahası veganizmi ve hayvan haklarını ilerici hareketlerden ve toplumsal akıştan ayırıyor. Zulmün, sömürünün ve ideolojik hegemonyanın, Batı düalizmlerine saplanıp kalmış üretim/tüketim, bireysel/toplumsal, psikolojik/kurumsal gibi yanlış zıtlıkların yapısal teorisini kuramayarak, kapitalizmin mantığını ve küresel yapısını, sorumluluğu ve suçu bireysel tüketicilerin omuzlarına yükleyerek temize çıkarmaktadır.

Elbette insanların kişisel hayatlarını değiştirmek için sorumluluk alması gerekiyor, mesela vegan olmak için ekolojik ve etik zorunluluğa katılmak bunun bir yolu. Ancak politik ve pedagojik olarak aynı anda vatandaşların hayatlarında çok büyük gücü olan yapısal güçleri idrak etmesi ve yumuşatılmış ekonomik ve politik kurumların etik ve toplumsal değişimi öğrenmeleri, öğretmeleri için önemli engeller ortaya koyma biçimlerini de anlaması gerekiyor. Psikolojik ve etik değişimler, demokratik ve ekolojik kültürler yaratmaya yarayacak büyük ölçekli sosyal transformasyonlar oluşturmak için gerekli ama yeterli olmayan bir durumdur.

Liberal bireyciliğin kapitalist ideolojisini içselleştirerek bu sözde kölelik karşıtı adam en banal ve en manasız bir reformculuğu savunuyor, bu durumda refahçılığın türcü zulmün zincirlerini kırmasına benzer bir şekilde bu tavır da sosyal ilişkilerdeki tahakkümü değiştirmekte ancak bu kadar başarılı olabiliyor. Watson’ın formülünü daha ilerilere götürmektense Francione her türden sömürü ve hiyerarşi karşısında bizlere zengin, etik bir politik idealin gerici ve içi boş bir versiyonunu sunuyor.

IV.
Franciombelar sosyo-politik resimden kompleksiteyi, belirsizliği kaldırıyor ve fena halde dogma, kibir ve kabalık kokuyorlar. Francione’ın belirttiği sınırlar dışındaki her türden veganizme, hayvan hakları veya kölelik karşıtlığına yanlış, gerici ve refahçı gözüyle bakıyorlar. Hareketteki diğer oluşumları “yeni refahçı” diyerek tanımlıyorlar, aynen McCarhty döneminde “komünist” kelimesini ve 11 Eylül’den sonra millliyetçilerin “terörizm” kelimesini kullanarak kendilerine muhalif olanları damgalaması gibi.

Gerçekten de McCarthy tarzında, illegal doğrudan eylemleri savunanların ya da açık eylemleri savunanların kendilerine yönelttiği sözde ölüm tehditlerinden sonra Francione manasız bir şekilde alarında pasifistlerin de bulunduğu bir çok ismi sözde terörist bir oluşumun içinde olmakla itham etti. Dahası, Francione sanki o ulvi öğretilerine karşı çıkmak psikolojik anlamda sorunlu olmanın bir kanıtıymış gibi davranarak akil/akıl dışı ve rasyonel/irrasyonel gibi kaba dikotomilerin arasındaki ince çizgilerin anlamlarını unutmuşçasına herkese deli veya aklını kaybetmiş gözüyle bakıyor.

Hiyerarşik hakimiyetin ve ekolojik krizin hakiki sebeplerini kavrayamadan, kurumlardan çok bireyleri suçlayarak Francione hayvanları ve gezegeni tehdit eden sorunların doğasını idrak etmekte başarısız olup hayata geçirilebilecek taktikler ve potansiyel çözümler sunma anlamında da bir işe yaramıyor. Böylece bizler de son derce muğlak ve liberal bir sözde her derde deva olacak “vegan eğitim” anlayışıyla karşı karşıya kalıyoruz. Görünüşe göre blog doldurup podcast yoluyla haberleşmek gibi çizgileri olan bu yaklaşımdan anladığımız şu: Francione ve takipçileri politikadan bihaberler ve aslında eğitimle teori ve pratik bilgisinden de mahrum durumdalar-bu da vegan eğitim yoluyla toplumsal değişim yaratmayı amaçlayanlar açısından sorun oluşturuyor. Bakış açıları, veganizmin bireysel aydınlanmaya yol açması ve böylece toplumsal dönüşüm sağlanmasında esas araç ve katalizör görevi görmesi sebebiyle tamamen bir sanrıdan ibarettir. Bu pasifistler Hristiyanlarınkine benzer bir inanç ile zayıf polemikleri ve “eğitim” çabalarıyla bir şekilde insanlığın yüreğini ve ruhunu etkileyeceğini, ve bunun sonucu olarak da toplumu bir bütün olarak değiştireceğini ümit ediyorlar. Geçmek üzere olduğumuz eşikten habersiz bir şekilde hızlı ve sistemli ekolojik bir çöküş karşısında yavaş ve usul usul bir değişimi savunuyorlar.

Küresel ekolojik ve toplumsal krizler hızla artarken Francione günümüzün en hayati konularını görmezden geliyor- insan nüfusunun aşırı artışı, türlerin yok olması, ormanların yok olması, küresel iklim değişikliği ve kapitalist ekonominin temelindeki sürekli büyüme mecburiyeti. Franciombeların kolektif “vegan devrimi” halüsinasyonlarını desteklemek için kullandığı kaos modeli Çinve Hindistan’da et tüketiminin artması konusuna daha kolay uygulanabilir. Vegan olan her insana karşılık bu hızla endüstrileşen ülkelerde, Brezilya ve Güney Afrika gibi yerlerde bin etçil insan ortaya çıkıyor. Özgürlüklerine kavuşturulmuş hayvanların yerine “yenilerinin getirilmesi” konusunda Francione’ın gösterdiği titizlik onların tek konu odaklı yaklaşımlarına uyuyor, her veganlığı seçen her insan için onlar sevinedursun bu bir kişi karşısında ölüyiyici orduları sürekli büyüyor.

Francione’ın yaklaşımı gerçeklikten uzak, kibirli ve biyolojik çöküşün ve ekolojik felaketin önüne geçecek türden yoğun ve kompleks bir mücadeleyle uğraşamayacak kadar konuyla alakasız bir yaklaşımdır. Pasifist vegan hayat tarzı da diğer bir çıkmaz sokak ve içi boş bir hayal olup kriz yaşayan gezegenimizin önünde duran büyük mücadeleyle başa çıkamayacak kadar yetersiz bir tavırdır. Belki bir zamanlar ilerici bir tavırdı ama Francione’ın yaklaşımı artık tamamen gerici bir yaklaşımdır. Sözde bir kölelik karşıtlığı hareketi söz konusu olup burjuva tipi bir veganizm ve hayat tarzı söz konusudur. Tek boyutlu, tek konu odaklı, Avrupa merkezli, beyaz, elitist, tüketim yanlısı ve kapitalist bir yapı olup veganların ve kölelik karşıtlarının bundan hemen kurtulması gerekmektedir.

Franciombelar kölelik karşıtlığını sahiplenip kendi vizyonlarını taşımayanları “refahçılık “diye nitelerken kurduğumuz grup onların tarikat tipi teolojisinin kapılarını kapatırken düşünmeye yeniden hayat vermeyi, sağduyuyu yeniden yapılandırmayı, veganizmi en geniş politik bağlamda konumlandırmayı ve devrimci değişikliklerin hayata geçebilmesi için olanakları yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Bizim seçeneklerimiz HSUS’un “refahçılığıyla” ya da Francione’ın sözde kölelik karşıtlığına ya da vegan hayat tarzıyla sınırlı değil. Tarihin ortaya koyduğu ve geleceğin de gereksindiği gibi başka yollar da mevcut.
V.
Gücünü ve kuvvetini ondokuzuncu yüzyılda ABD’de (ve daha önce İngiltere’de) ortaya çıkan insan köleliğine karşıt hareketten alan ve ona hayat veren, daha zengin ve radikal bir kölelik karşıtlığı kavramına ihtiyacımız var. Franciombelar tarafından ortaya konan karikatürlere ve taklitlere karşı savunduğumuz kölelik karşıtlığı, ondokuzuncu yüzyılın ittifak politikaları, çoğulculuk ve radikalizmiyle aynı paralelde bulunuyor. Ancak nostaljiden ve zamanı geçmiş politik modellerden kaçınmak için bu yaklaşım başka bazı çağdaş teorilerden ve politik hareketlerden de güç alıyor. Radikal bir toplumsal değişime ihtiyacımız olduğunu idrak edip türcülüğe, kapitalizme, devlete ve her türden tahakküme karşı verilecek mücadelenin aynı anda bir çok cephede yürütüleceğini de anlıyoruz. Zulmedenlerin gizli “insancıllığı”na karşı merhamet duyup hayvan özgürlüğü hareketinin militan kanadını lanetleyen şirket yalakaları ve paralize olmuş pasifistler tarafından satılmış bir harekete yeniden hayat vermek istiyoruz. Burada bir stockholm sendorumu söz konusu, pasifistler militan özgürlükçüleri lanetleyip yaftalarken zalimlerin insanlığına saygı duyuyorlar.

Hayvanlara karşı yürütülen türcü ve kolektif savaşı blog yazarak, broşür dağıtarak, masa başı çalışması yaparak ve vegan yemek tarifleri kitaplarıyla durduramayız. Kapitalizm yıkıcıdır, ve arzu edilen değişim sadece ikna ve eğitim yoluyla asla gelmeyecektir, bütün dünyayı yok eden yıkımın kurumları ve ajanlarından daha güçlü olmayan bir hareket olmadıkça da bu gerçekleşmeyecektir. Radikal pedagoji kuramcısı Paulo Freire’nin belirttiği gibi eğitim ancak daha geniş ve çok dişli bir mücadele, direniş ve değişim hareketinin bir parçası olabilir. Böylece bütün önceki devrimlerde olduğu gibi insanlar ve hayvanlar, özgürlüğü, zalimler bir anda ışığı gördüğü için değil, yeteri sayıda insan aydınlanıp iktidarın yapılarını yeni toplumsal düzenlemeler ortaya çıkana dek sarsmayı öğrendiği zaman elde edecekler.

Karşı çıktığımız şey sadece Francione’un görüşleri değil, aslında görüşlerinin biçimi ve metodunun kendisi. Francione’ın düalistik, “ya/ya da” mantığını ”hem/hem de” diyalektik mantığıyla değiştirmedikçe, bütün yanlış ayrımları, dikotomileri ortadan kaldırmadıkça özgürlük mücadelesinde ilerleyemez ya da politik anlamda bu meseleye dahil olamayız. Bu yüzden türcü kapitalizmi zayıflatmak için eğitime ve ajitasyona, ana akım ve militan taktiklere, barışçıl direnişlere, yüzleşmelere ve sabotaja, legal, illegal araçlara ihtiyacımız var.

Daha az değil, daha fazla vegan eğitime ihtiyacımız var, bu eğitim Francoimbeların kölelik karşıtlığını gömdüğü o beyaz imtiyazının korunaklı bölgelerini darmadağın edip yoksullara, işçi sınıflarına, iç şehirlere, daha az endüstrileşmiş ülkelere ve en önemlisi, nüfus patlaması yaşayan kriz işaretlerinin görülmeye başlandığı Çin ve Hindistan gibi ülkelere uzanabilmelidir. Francione’ın en inatçı ve sönük yanlış fikirlerinden de olsa hayvanları özgürlüğüne kavuşturmak için baskın yoluyla yer altı çalışmalarına katılan insanlar diğer hayvanları da “barınaklar”dan kurtarabilecek kişilerdir.

ALF ve ELF’i destekleyip ekonomik sabotajın önemini savunurken ayrıca mal ve mülke zarar vermenin daha geniş bir sosyal harekete teslim olması gereken küçük ve artçı direniş araçları olduğunu da idrak etmiş durumdayız. Gene de bu eylem tarzı, kapitalist mülk sistemine karşı önemli ve bazen yegane direniş biçimi olmaya devam ettiği gibi küresel anlamda bugüne dek hayal edilmemiş manada geniş ve kapsamlı ittifaklar oluşturmaya çalışırken destek görmeyi de hakediyor.

Durumumuzun merkezindeki bu çoğulcu ve bağlamcı yaklaşım vegan kölelik karşıtlığının kısmi değerini ve geçerliliğini içine çekiyor; ama gücünü kaybetmemiş bir dogmatizm yüzünden ve sırf eski kodlara ya da ütopik ideallere uymuyor diye etkili taktiklerin reddedilmesi ancak zulmün artmasına ve zulmedenlerin kendilerine karşı hayata geçirilmiş bir direniş hareketinden korkmalarının manasız olduğunu düşünmelerine yol açar. Çoğulcu ve bağlamcı yaklaşım tek konu odaklı olma fetişizmini ortadan kaldırır, sınıf ve ırk imtiyazlarını ekonomik olarak dezavantajlı durumda bulunup politik anlamda marjinal kalmış kişilerle farklılık, dayanışma ve köprü oluşturmaya yarar. Ancak bu şekilde veganizmin ve hayvan haklarının kabul edilmesini ve sosyal çoğunluk tarafından saygı görmesini sağlayabiliriz; ancak diğer mücadelelerle işbirliği yaparak devrimci potansiyel hayata geçirilebilir.

Franciombelar tarafında savunulan tüketimci ve özel hayat tarzında ise veganizm insanların afyonudur, ve burada Murray Bookchin’in “anarşist hayat tarzı”na karşı geliştirdiği polemik Franciombelar ve diğer tarafından göklere çıkarılan buharlaşıp uçan o veganist hayat tarzına rahatça uygulanabilir.

Bizler; 1-büyük baskı oluşturan doğrudan eylem taktiklerini, illegal baskınları, kurtarmaları ve sabotaj saldırılarını savunuyoruz, 2-kapitalizme akıl dışı, sömürücü ve yıkıcı bir sistem olarak bakıp devleti uluslararası şirketlerin tahakküm sisteminin askeri ve ekonomik çıkarlarını geliştirmeye hizmet eden ve bu hedeflere karşı çıkan her türden muhalefeti sindirme aracı olarak görüyoruz,3-bu kölelik karşıtlığının farklı ezilme biçimlerinin nasıl birbiriyle alakalı olduğunu açıklayan geniş ve eleştirel bir anlayışa sahip olduğuna, insan, hayvan ve dünya özgürlüğünün birbirinden ayrılması mümkün olmayan projeler olarak gördüğüne inanıyoruz, 4- ve böylece hiyerarşik tahakküm sistemlerinin hepsini ortadan kaldırıp merkezileştirmenin ortadan kaldırılıp demokratikleşme süreçlerinin yeniden yapılanması gibi ortak bir hedefi olan diğer hak, adalet ve özgürlük hareketleriyle anti-kapitalist ittifak politikalarını savunuyoruz.

VI.
Bu grubu veganizme ve hayvan hakları meselesine burjuva liberalizmini aşan radikal bir sosyal yaklaşıma duyulan ihtiyaç nedeniyle kuruyoruz; türcülüğü ve diğer eski ve sürüp gitmekte olan önyargılar ve baskı biçimlerini kınayan küresel bir Sol’a duyulan ihtiyaçla, tahakküm sonrası dünya görüşleri ve demokratik ve ekolojik toplumlara duyulan ihtiyaçtan ; ve son olarak total özgürlük ve devrimci değişimlere duyulan ihtiyaçtan kuruyoruz.

Francione’ı Unutun

Hayvanların özgürlüğü konusunu insan ve dünyanın kurtuluşu ile birleştirmek , kapitalist hegemonyayı alt edebilecek, antroposentrizmin, türcülüğün, ataerkilliğin, ırkçılığın, sınıf ayrımının, devletçiliğin, heteroseksizmin, engelli olmamanın ve hiyerarşik tahakkümün bütün diğer korkunç biçiminden uzak bir şekilde toplumu yeniden kurmak için güçlü bir devrimci hareket oluşturmak zorundayız. İnsanlık bunu başaramayabilir, ama bu yükün altına girmek zorundayız. Artık “ya barbarlık ya devrim” gibi klasik bir seçenek söz konusu değil, artık ya devrim ya da ekolojik çöküş ve kitlesel yokoluş söz konusu.

İki amacımız var. Öncelikle, Francione’ın yaklaşımındaki ölümcül kusurları ifşa etmeyi ve onun apolitik, tek boyutlu ve tek konu odaklı kölelik karşıtlığı anlayışına pozitif bir alternatif ortaya koymayı amaçlıyoruz. Bu yaklaşım Francione’ın aşırır pasifist yaklaşımının açık bıraktığı dogmatik ve yapmacık seçeneklerine zıt bir şekilde daha büyük bir açıklık, farklılık ve taktiklerde esneklik sağlıyor. Bu alternatif model daha zengin, çok boyutlu ve daha fazla politik olduğu için diğer ilerici ve radikal davalar ve gruplarla ittifak politikaları oluşturmaya da açık bulunuyor.

İttifak politikalarını savunurken ortaklı noktalar oluşturmak ve işbirliği yapmak da hayati bir önem kazanıyor. Böylece ikinci ve oldukça mütevazi amacımız, total özgürlük fikri ve hümanizmin sınırlarını aşıp bütün canlıları ve doğal dünyayı kucaklayan yeni bir etik ve politika kurma etrafında dönünen yeni düşünce biçimleri ve mücadele biçimleri oluşturmaktır. Öncelikle vegan ve hayvan özgürlüğü topluluklarını insan özgürlüğü ve çevre toplulukları ile bir araya getirmek için iletişim kanalları oluşturmalıyız, bu da 21. Yy politikasını temsil ediyor. Bu çaba içerisinde bu sitenin ve diğer olası sitelerin zengin bir bilgi birkimi ve değerli bir ortam yaratacağını ümit ediyoruz tartışma ve konuşmak için.

Bu toplulukların her birisinden herhangi bir kişiye ya da her insana ulaşıp bu hayati öneme sahip çabaya katkıda bulunmasını istiyoruz. Açıkçası bu geniş düşünce ve politika spektrumu her konuda fikir birliğine ulaşmayacak; ama kapitalizmin sosyal, canlı ve doğal dünyalardaki yıkıcı etkileri ve barış, adalet, eşitlik, demokrasi, haklar, otonomi ve ekoloji gibi ortak hedefler gibi benzer noktalara ve ortaklaşa yaşanan meselelere odaklanmak daha önemli.

Çeviri: CemCB