Etiket: ELF

Geri Çekilmek Yok, Teslim Olmak Yok

Dr. Steve Best

HOWARD ZINN: “Bizim sorunumuz sivil itaatsizlik değil. Bizim sorunumuz sivil itaat. Bizim sorunumuz dünyanın her tarafındaki insanların kendi devlet liderlerinin dikte ettiği şeylere itaat etmiş olması ve savaşa gitmesi, milyonlarca insan işte bu itaat nedeniyle öldürüldü. Bizim sorunumuz dünyanın her yerindeki insanların yoksulluk, açlık ve aptallık, savaş ve zulüm karşısında itaatkâr olması. Bizim sorunumuz hapisaneler adi suçlularla dolup taşarken, büyük hırsızların ülkeyi yönetmesi ve insanların bütün bunlara itaat etmesi. İşte bizim sorunumuz bu.

(daha&helliip;)

ALF: Doğrudan Eylem ve Demokrasi

 Dr. Steve Best

İktidar karşılığında bir şey talep etmeden hiçbir şey vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.

Frederick Douglass

Doğru şey için bile olsa oy kullanmak aslında o şey için hiç bir şey yapmamak demektir. Sadece herşeyin olduğu gibi devam etmesi konusundaki arzunuzu zayıf bir biçimde ifade ediyorsunuzdur. Akıllı bir akıl hakkını ne şansın merhametine bırakır ne de çoğunluğun iktidarı yoluyla üstün olmasını ister.

Henry David Thoreau

Doğrudan eylem her zaman arbeden çıkarandır, herşeyi başlatandır, işte bütün bu kargaşa sayesinde hiç birşeyi umursamayanlar, baskının artık hoş görülemez bir boyut aldığını farketmeye başlar.

Voltairine deCleyre (1866-1912) Amerikalı anarşist ve feminist yazar

Her zaman yasalara boyun eğdik. Bir yasaya şahsen katılmasanız bile ona gene de uyarsınız. Yoksa hayat kaosa dönüşürdü.

Gertrude Scholtz-Klink/Adolf Hitler’e Bağlı Kadınlar Bürosu Yöneticisi

(daha&helliip;)

Walter Bond’un Dayanışma Mektubu

Walter Bond

Informal Anarşist Federasyonu’yla Dayanışma Mektubu

Merhaba yoldaşlar; şeytani kötülüğe, baskı ve zulme ve devlet onayla tahakküme karşı mücadele eden herkese selam olsun!

Chat yapmayıp da eylem yapan herkes, ben sizin kardeşinizim. Çok uzun zamandır, teorik, felsefi, kalpsiz ve merhametsiz korkaklar özgürlüğün standart savunucuları gibi gösterdiler kendilerini. Ama özgürlük bir kitap değil, bir söyleşi değil. Özgürlük kabul edilen bir dizi kanun da değil, sistemin sizi kendi çürümüşlüğüne dahil etme çabası da değil.

(daha&helliip;)

1 Haziran ELF Eylemi

ENI Agpi

ELF* SABOTAJI, KUNDAKLAMA SALDIRISI PETROL ŞİRKETİNİ HEDEF ALDI
1 Haziran 2011 – İtalya

MARINO LAZIALE (ROMA)

– Altı adet hortum kesilip pompalardan ayrıldı
– Self servis gişesi sıvı metalle mühürlendi
– Satış mağazası, iki adet beş litrelik napalm tenekesiyle ateşe verildi
– Pankart bırakıldı “ENI** – savaşlar ve çevre felaketlerinden beslenir”

Anarşistlerle dayanışma, devlet baskısının son dalgası tarafından sarsılmıştır.
Silvia, Costa, Billy and Marco.

Yaşasın Dünya(Çevre) Özgürlüğü Hareketi!

*Dünya Özgürlüğü Hareketi
**Uluslararası İtalyan petrol şirketi.

Çeviri: Çisemm (yeni çevirmen arkadaşımız 🙂

Ulrike Meinhof’un Beynini Çıkardılar

15 Haziran 1972 tarihli resim

Militan Doğrudan Eylemin Nedenleri ve Gerekçelerinin Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi-1-

(Igniting a Revolution kitabından çeviri)

Maxwell Schnurer

1976’da Batı Almanyalı Marksist grup Red Army Faction’ın (RAF) terörist lideri Ulrike Meinhof Münih’teki hapisanede asıldı. Meinhof’un ölümüyle ilgili halkta büyük bir öfke vardı, bir sebebi de Red Army Faction’ın dört  liderinin de  şüpheli bir şekilde ölmesiydi, çoğu insan Batı Alman devletinin bu ölümlerden sorumlu  olduğuna inanıyordu. Öldükten sonra Batı Almanya Meinhof’un kafatasını açtı ve  “sapkın” davranışının biyolojik nedenlerini incelemek için beynini çıkardı. Otuz sene boyunca bilim adamları Ulrike Meinhof’un beynini gizledi ve onu bir çok teste tabi tuttu. Madgeburg Üniversitesi psikiyatri kliniği yöneticisi Bernhard Bogerts Meinhof’un beynini inceleme şansı bulan bilim adamlarındandı. Bogerts, Meinhof’un Red Army Faction’la beraber  olduğu dönemlerdeki agresyona beynindeki bir tümörü aldırmak amacıyla geçirdiği bir beyin ameliyatının sebep olduğuna inanıyordu.

Muhalif  olmayı sosyal bir  patoloji ya da anormallik olarak görebilmek için biyolojik bahaneler arayan bilim adamları, silahlı bir militanın beyin kimyasını incelemek istiyordu. Bugün, teröristlerin gerçekten ne istediğini ve istedikleri şey elde etmek için ne derece ileri gideceklerini açıklayacak ve bunu yorumlayacak bir çok entelektüel var. Meinhof’un delirmiş bilim adamları bu endüstrinin bir parçası, teröristlerin motivasyonların “bizde nefret ediyorlar”  şeklinde popüler şekillerde açıklayan bir çok askeri ve akademik teorisyen de mevcut. Terörizme yönelik bu tür yanlış yorumlamalar entelektüel bir deli gömleği gibi, bizi silahlı mücadele, terörizm ve ekotajın (ekolojik sabotaj) politik protesto araçları olarak gerçek iletişimsel ve sosyolojik derinlik ve karmaşıklığını anlamaktan alıkoyuyor. Ne kadar çok çabalasalar da Meinhof’un beynine bakan indirgemeci fetişistler ve biyolojik deterministler onun eylemlerinin sebeplerini ya da silahlı militanların eylemlerde bulunma sebeplerini, laboratuarlardan çıkıp da radikalleri ve devrimcileri ortaya çıkaran sosyopolitik koşullarla yüzleşmedikçe asla öğrenemeyecekler.

(daha&helliip;)

Balık Çiftçiliğinin Ekolojik Deliliği

 

Paul Watson

Sea Shepherd Kaptanı

İnsan nüfusu büyümeye devam ettikçe ekolojik taşıma kapasitesine daha fazla stres biniyor. Bu durumun en belirgin olduğu yerlerden biri deniz ekosistemleridir. Okyanuslarda homo sapiensin giderek çoğalan nüfusunu besleyebilecek balık yok.

Ticarî balıkların yaban nüfusları yok oldukça Atlantik somon balığını evcilleştirip bu hayvanı kapalı bölmelerde geliştirme fikri oluştu girişimcilerde. Bu “somon çiftlikleri” şu anda Şili, İskoçya, Yeni Zelanda ve Tazmanya’da her yerde görülüyor.

(daha&helliip;)

NAMLUNUN UCUNDA DÜNYA

Ya da Sadelik Hareketinin sorunu ne?

Derrick Jensen

Orion dergisi

2009 Mayıs/haziran sayısı

Birkaç ay önce bir toplantıda eylemci arkadaşlardan birisi ”eğer dünyamız çevre felaketiyle karşı karşıyaysa, nasıl yaşayacağız ?” diye sordu.

Bu soru birkaç sebepten dolayı beni etkiledi. Öncelikle bizim dünyamız değil, dünya. Dünyanın bize ait olduğu nosyonu- bizim ona ait olmamız gerekirken- sorunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.

İkincisi,  bu sorunun aslında ana akım medya içerisinde (ve hatta bazı çevreciler arasında da ) dünyanın içinde bulunduğu durum ve bizim ona verdiğimiz cevapla alakalı sorulan neredeyse tek soru olması. “Yeşil yaşam” deyimini googleda aradığınızda 7,250,000 hit veriyor, Mick Jagger ve Keith Richards aramalarından daha fazla bir sonuç bu ( ya da diğer yönden bakarsak hayati öneme sahip John A.Livingston ve Neil Everndern’den bin kat daha fazla). Çıkan websitelerine tıkladığınızda aklınıza gelen şeylerle karşılaşıyorsunuz: “Yeşil Rehber: Alış Veriş Yap, Kurtar, Muhafaza Et”, “Hepimiz İçin Kişisel Çözümler” ve ”Tüketiciler İçin Tuvalet Kağıdı Rehberi”.

Bu sorunun beni etkilemesinin üçüncü ve  en önemli sebebi ise, sorunun yanlış soru olması. Sorunun nasıl yanlış olduğuna bakarak bazı doğru soruları aramaya başlayabiliriz. Bu çok önemli; çünkü yanlış sorulara doğru cevaplar bulmanın pek faydası yok.

O halde meselenin bir kısmı “çevre felaketiyle karşı karşıya olmak” deyiminde yatıyor, bu sözler sanki esas problemin çevre felaketi olduğu gibi bir hava yaratıyor. Ama değil. Bu bir semptom-bir tesir, yoksa  bir sebep değil. Küresel ısınmayı ve onu “çözmek” veya “durdurmak” veya “yumuşatma” girişimlerini bir düşünün. Küresel ısınma (ya da bazılarının haklı olarak söylediği gibi”küresel iklim felaketi”) çok korkutucu olsa da, ilk ve en önemli tehdit değil. Bu bir sonuç. Pikalar yok olmayacak  ya da buzullar erimiyor, ya da hava düzeni değişmiyor demiyorum; ama bu felaketler için küresel ısınmayı suçlamak , vurulan birisi için kurşun projektilini suçlamakla aynı şey. Küresel iklim felaketini çözmek, durdurmak ya da yumuşatmak için çaba göstermemeliyiz de demiyorum; ben sadece bütün bunların petrol ve gaz yakmanın, baraj inşaatının, endüstriyel tarımcılığın ve diğerlerinin önceden kestirilebilir sonuçları olduğunu kabul edersek başarma şansımızın artacağını söylüyorum. Gerçek tehdit, bunların hepsi.

Aynı şeyler dünya çapında yaşanan ekolojik çöküş için de geçerli. Ekstraktif ormancılık ormanları yok ediyor. Ekstraktif ormancılık orman toplumlarının –bitkilerin, hayvanların, mantarların, nehirlerin, toprağın ve diğerlerinin-çökmesine sebep olduğu zaman buna şaşırmak niye? Bunu daha önce de bir iki kez gördük. Irak’ı düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk görüntü çok sık olduğu için güneş ışınlarının asla yeryüzüne ulaşamadığı sedir ormanları mı? Bu ekstraktif kültürün başlangıcından önce öyleydi; bu kültürün ilk yazılı mitlerinden birisi Gılgamış’tır, Gılgamış şehirler kurmak için Irak’ın tepe ve ovalarındaki ağaçları keser. Yunanistan da önceden yoğun ormanlardan oluşuyordu; Plato ormanları yok etmenin su kalitesine zarar verdiğini düşünüyordu(ve eminim Atina’nın su kalitesinden sorumlu olanlar da aynen bugünkü gibi düşünerek su kalitesiyle ormanları yok etmek arasında bağlantı var mı incelemek gerekir demişlerdi). Bir kültür ormanları böylesine etkili bir şekilde yok ederken orman toplumlarının hayatlarını sürdürebileceğine inanmak biraz hayalcilik oluyor.

Nehirlerde de aynı şey söz konusu. Sadece ABD’de 2 milyon baraj var, bunlardan 70 bini 6 fit yüksekliğinde, 60 bini ise 13 fitten yüksek. Buna rağmen balık topluluklarının yok olmasına şaşırıyoruz. Aynı şeyi otlaklar için de tekrar edebiliriz, ormanların yok edilme oranından fazla otlaklar tarım tarafından yok ediliyor; okyanuslarda ise plastik oranı bitkisel planktondan 10 kat fazla (ormanlar da aynı oranda plastikle doldurulsa  90 fit derinliğinde strafor olurdu); göçmen kuşlar gökdelenlerden haşere ilaçlarına dek her şey tarafından tehdit altında; liste böyle devam ediyor.

Burada önemli olan, dünya çapında yaşanan ekolojik çöküşün dışsal ve önceden kestirilemez bir tehdit olmaması- ya da yüzümüze çevrilmiş bir namlu filan olmaması. Bir tüfeğin namlusuna bakmıyoruz da değil, bakıyoruz; doğru bir şekilde tanımlarsak daha iyi olur. Eğer somon balıklarını, mersinbalığını, Kolombiya nehrini, amfibileri kastediyorsak o zaman söz konusu tüfek endüstriyel uygarlıktır.

Meselenin ikinci kısmı sorulan sorunun gelecekte başımıza gelecek bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu varsayması-yani daha tüfek ateşlenmemiş gibi. Ama Dehşet çoktan başladı. Yaban güvercinlerine sorun. Eskimo çulluklarına sorun. Deniz kuşlarına sorun. Her yerdeki geleneksel yerli toplumlarına sorun. Bu potansiyel bir tehdit değil, tam tersine uzun zaman önce başlamış bir tehdit.

Metaforla alakalı daha büyük bir mesele, ayrıca Orion dergisindeki bu yeni sütunun da sebebi bu, en sonda sorulan soru: “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” Buna adım adım bakalım. Tüfeğin  ne olduğunu bulduk: başlangıcından beri ormanları yok eden, balıkları, suları, toprakları yok eden, her şeyi yağmalayan, yok eden bu ekstraktif kültür. Tüfeğin daha önce ateşlendiğini ve sevdiğimiz bir çok canlıyı, Carolina muhabbet kuşlarından kestane güvelerine dek bir çok canlıyı öldürdüğünü biliyoruz. Şimdi tüfek daha fazla sayıda sevdiğimiz canlıya ateş etmeye hazırlanıyor, ateşleniyor, bu sefer Sibirya kaplanlarından Hint timsahlarına, bütün okyanuslara, sizi ve beni de içine alarak aslında bütün dünyaya yöneltiliyor namlu. Eğer bu metaforu daha gerçek yaparsak, o zaman bu sorunun-diğer bir çok sorudan daha fazla sorulmuş bu sorunun- neden yanlış soru olduğunu anlayabiliriz. Eğer birisi evinizi yağmalıyor, sevdiklerinizi teker teker ( ya da hepsini birden) öldürüyorsa o zaman yüreğinizi yakan soru, hayatımı nasıl yaşamam gerekir?  sorusu mu olurdu? Sizin adınıza konuşamam; ama benim soracağım soru şu olurdu: bu psikopatları nasıl etkisiz hale getirebilirim? Gerekli bütün araçları kullanarak onları nasıl durdururum?

Nihayet can alıcı noktaya geliyoruz. Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Hepimiz büyük bir dönüşümle alakalı fanteziler kurabiliriz; ama eğer insanlar (ve insan olmayan canlı toplumları) nefes alamıyorsa o zaman hiçbir önemi yok. Bu kültürün gezegeni öldürmesinin önüne geçmekten daha önemli bir şey yok. Bunu söylemek bile utanç verici. Toprak her şeyin kaynağıdır. Eğer gezegeniniz yoksa, o zaman ekonomik sisteminiz yoktur, ruhsallığınız yoktur, bu soruyu bile soramazsınız. Eğer gezegeniniz yoksa hiç kimse soru soramaz.

Peki ben hangi soruyu sorardım? “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” diye sormak yerine  insanlar yaşadıkları toprağa, onlara hayat veren toprağa şu soruyu sorsalardı: “senin müttefiğin olmak için, seni  bu kültürden korumaya yardımcı olmak için ne yapabilirim ve ne yapmam gerekiyor? Bu kültürün seni öldürmesine son vermek için beraber ne yapabiliriz?” Eğer bu soruyu sorarsanız ve dinlerseniz, toprak neye ihtiyacı olduğunu size söyleyecektir. O zaman geriye tek gerçek soru kalıyor: bunu yapmayı istiyor musunuz?

Çeviri:CemC

CEPHEDE

Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…

Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?

Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.

İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?

SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.

SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?

Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.

İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?


Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.

Doğrudan eylem nedir?

Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.

Peki neden doğrudan eylem/müdahale?

Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.

Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?

Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.

Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.

Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?


Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.

Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?

İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.

SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?

The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.

Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.

Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?

Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.

Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.

Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.

Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?


İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.

Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?

Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.

Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.

Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.

1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?

Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.

Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?


Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.

Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.

Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?

İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.

En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?

Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.

Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.

ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?


Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.

Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?

Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:

1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.

2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.

3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.

Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)

Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.

Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?

İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.

İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?

Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.

Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?

En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.

İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?

Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.

Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?


En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.

SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?

Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.

Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.

Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.

“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?

Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.

Çeviri:CemC

ALF VE ELF

TERÖRİST KİMDİR?

 

PAUL WATSON

Steve Best ve Anthony J.Nocella ‘nın Terrorists or Freedom Fighters:Reflections on the Liberation of Animals kitabından çevirilmiştir.

ALF ve ELF terörist gruplar olarak adlandırılabilir mi?

Bu sorunun cevabı eylemleri kimin yargıladığına bağlı. Terörizm suçlamaları genelde çok keyfidir. Terörizm konusunda nesnel bir yargı merci bulunmadığını söyleyebiliriz. Aslında, 11 Eylül sonrası ABD’sinde bu yafta medyada öylesine gelişigüzel kullanılmıştır ki kelimenin gücünü kaybetmek üzere olduğunu söyleyebiliriz. Bu sözcük giderek İngilizce’de en çok, en düşüncesizce, umursamadan ve sorumsuzca kullanılan sözcük haline geliyor.

(daha&helliip;)

Türcülüğün Kökleri 2

Bu Kavramlar Neden Önemlidir?

Benzeri haklı çıkarmalar farklı tahakküm biçimleri için kullanılırlar. Bu yüzden tarım toplumlarının başlangıcında farklı hiyerarşilerin beraber ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir. Farklı baskı türleri arasındaki sembolik, kavramsal ve nedensel bağlantılar dikkatimi çekiyor. Tahakkümün köklerine bakmaksızın toplumun yaralarına sadece bant koymuş oluruz. Ya da daha kötüsü, bir grubu alçaltırken bir diğerinin statüsünü yükseltmiş oluruz. Hiç birisi de uğruna mücadele ettiğimiz toplumu yaratmayacaktır.

Bu websitesi insanlara insan,çevre ve hayvanların maruz kaldığı baskıları insanlara anlatmak amaçlı bir site. Geçmişte, insanlar hayvanların maruz kaldığı zulümleri insanların maruz kaldığı zulümlerle kıyaslamaya kötü gözle bakıyorlardı; ancak, Marjorie Spiegel tarafından dile getirildiği gibi, “hayvanların yaşadığı acıları siyahlara (ya da başka grupların yaşadığı acılara) benzetmek sadece türcüler için hakaret niteliği taşıyor; hayvanların ne olduğu konusunda yanlış bir nosyon sahibi olanlar için böyle bir nitelik taşıyor.Kendisi gibi acı çeken bir canlının kendisine benzetilmesinden rahatsız olan insanlar türcülerin propagandasından etkilenen insanlardır.Hayvanlara olan benzerliğimizi reddetmek demek kendi gücümüzü inkar etmek ve altını oymak demektir.Kurban olanlardan çok bizleri kurban durumuna düşürenler gibi olmak istiyoruz demektir.”

Geleneksel değerleri eleştirmeliyiz.

Bu değerlere yaslanan politik kurumları eleştirmeliyiz.

Ve kendi önyargılarımızı eleştirmek zorundayız.

IRKÇILIK

Irkçılığı savunanlar farklı ırk gruplarını hayvanlara benzetirler.Böyle yaparak, o ırk grubu Batılılara kıyasla  evrimsel manada daha aşağı ve daha az zeki olarak kabul edilir.Bir kez hayvan olarak damga yedikten sonra, o ırk grubuna hayvanlarmış gibi davranılabilir.

Farklı ırktan insanlar üzerinden tahakküm ve kontrol sahibi olma denemesi içerisinde kölelik yandaşı yazarlar Afrikalı Amerikalıları hayvan diye niteleyerek onları aşağıladılar. “The Negro as a Beast” (1900) gibi çalışmalar “Vahşi Zenci “ gibi klişeler yaratmıştır, bu tür klişeler de Afrikalı Amerikalıları maymunlara ve önüne gelenle seks yapan hayvanlara benzetmiştir.Siyahlar insan altı, kötülük dolu, suça yatkın, akıl sahibi olmayan insanlar olarak gösterilmiştir, böylece siyahlar beyaz erkekler tarafından kontrol edilip boyun eğdirilmesi gereken hayvanlar olduğu nosyonu sürdürülmüştür.

Bu tür insanlıktan çıkarıcı etiketler bugün de devam ediyor. Örneğin, beyaz bir üstünlükçü ırkçı felsefenin dünya görüşünü nasıl değiştirdiğini şöyle anlatıyor: “bambaşka bir dünyaydı…siyahları görürdüm ve hepsini de maymunlara benzetirdim”.

Bu teknik Nazi rejimi sırasında Yahudileri ezmek için de kullanılmıştır. Yahudilere genellikle “domuz”, “köpek”, “sıçan”, “fare” ve “parazit” gibi kelimeler kullanılmıştır, böylece Aryan ırkından aşağıda oldukları ispat edilmeye çalışılmıştır. Amerikan Yerlileri de bu tür bir dilden muzdarip olmuştur, sömürgeciler tarafından “vahşi hayvanlar” olarak görülüp “koyunlar gibi ehlileştirilmesi” gerektikleri düşünülmüştür. İnsan değil de hayvana yakın oldukları düşünülünce toplu kıyımların yapılması rasyonalize edilmiştir.

Hayvanları kullanarak dilde aşağılamak savaş zamanlarında da düşmanı küük düşürmek için kullanılmıştır. Japonlara 2. Dünya Savaşı’nda sarı maymunlar ve deli köpekler denmiştir. Vietnam Savaşı’nda Vietnamlılara toprağı işgal eden parazitler denmiştir. Irk gruplarını savaş zamanında hayvanlara dönüştürerek  düşmanın acıya ve ızdıraba işkenceye maruz bırakmanın yarattığı suçluluk duygusu bertaraf edilmiştir.

Bugün hayvanları sömürmek için kullanılan yöntemlerin çoğu insan köleleri kontrol etmek için de kullanıldı. Tarihsel bir benzetme yaparak Jacoby hayvanların evcilleştirilmesinin insan köleliği için bir model yarattığını söyledi.

The Dreaded Comparison adlı roman Afrikalı Amerikalılara Kuzey Amerika’da yapılan korknuç eylemlerin bugün de hayvanlara uygulandığını ortaya koyuyor. Avrupalı sömürgecileri Afrikalıları anavatanlarından çalınca onları zincirlere vurup sıkış tıkış bir halde gemilerle Amerika’ya taşıdılar, koşullar öyle kötüydü ki siyahların yarısı yolda öldü. Bu gemiler bugün büyük baş hayvan taşımacılığı için kullanılmalarıyla ünlüdür, ve modern hayvan taşımacılığı koşullarının birebir aynısıdır. Domuzlar, tavuklar, inekler ve diğer hayvanlar 12,36 ve hatta 72 saat boyunca su veya yiyecek olmaksızın çok zor hava koşullarında nakledilmekte ve bu hayvanların bir çoğu ulaşım stresinden kaynaklı aşırı kilo kaybı yaşamaktadır.

Radikal Köle Karşıtlığı Manifestosu:

 

Gereken Her Türlü Şekilde  Total Özgürlük

Dr. Steve Best

I.
Hayvanları Savunma Hareketi artık ya öleceği ya da yapması gerekeni yapacağı bir dönüm noktasında bulunuyor. 1980lerin başlarında yeni bir hayvan hakları hareketi potansiyelleriyle dopdolu bir biçimde parıldıyordu; birkaç sene içerisinde bu ışık yozlaşma, oportünizm ve bürokrasinin samimi bir değişim vaadinin içini boşalttığı bir şekil aldı. Evrim geçirdikçe PETA ve diğer gruplar, HSUS (ABD İnsancıl Topluluğu)’na özenerek dev şirket canavarları ve ana akım makinelerine dönüştüler. Taviz verir bir şekilde hayvan hakları grupları sürüp giden hayvan kırımını yok etmek yerine onu düzenlemek amacıyla sömürü endüstrileriyle beraber çalıştılar.

Örneğin son on yıl içerisinde PETA McDonalds’ı, Burger King’i ve KFC’yi kafes boyutlarını büyütmek ve “daha az zulüm içeren ve daha fazla kazanç sağlayan” kesim metodları uygulamaları konusunda zorladı, aynı anda HSUS yoğun şekilde “insancıl et” ve “kafesten elde edilmeyen yumurtalar” konusunda kampanyalar yapıyordu. Bu gruplar nihai anlamda sömürenlerin çıkarlarına hizmet edip genel anlamda kapitalist prensipleri baş tacı ediyordu. Ancak 1980lerde PETA’nın ciddi bir kuruluş olarak başlayıp ALF’i savunmaya devam etmesine rağmen HSUS 1954’teki kuruluşundan bu yana bürokratik bir refahçı grup olmuştur ve taviz vermeden ALF’i kınamaya devam edip vejetaryenliğe bile destek vermekten uzak durarak etçil kültürü yüceltmektedir.

Endüstride ya da hayvanları savunma kamplarında hala şüpheleri olan vardır diye HSUS Başkanı ve CEO’su Wayne Pacelle’in 2009 Temmuz’unda Agritalk radyo’daki bir röportajda söylediklerini yazmam gerek. Pacelle röportajda resmen özel hayatında vegan olduğu için özür dileyerek etin, dirikesimin, avcılığın, hayvanat bahçelerinin ve sirk endüstrilerinin HSUS’tan korkmalarını gerektirecek hiçbir sebep olmadığını; çünkü amaçlarının bu kurum ve kuruluşların çalışmalarını sona erdirmek değil sadece “hayvanlara karşı nezaket ve merhamet”göstermeyi savunmak olduğunu söyledi.

II.

Bürokratik “refahçılığın” bu sefil reformistliği ve oportünistliğine doğrudan bir tepki olarak, hayvanları savunmayı hedefleyen yeni bir hareket doğdu; ama bu hareket refahçılığın değil, hayvan hakları mücadelesinin altını çiziyordu; düzenlemeler yerine hayvan köleciliğinin tamamen sona erdirilmesini talep ediyordu; “insancıl” bir şekilde elde edilmiş hayvan ürünlerinin değil, veganizmin altını çiziyordu. Belli bir dereceye kadar bu yeni kölelik karşıtı hareket Rutgers Üniversitesi Hukuk profesörü Gary Francione’ın çalışmalarıyla tanımlanıp şekil almıştır. 1990lardan itibaren Francione hayvan hakları terimini kullanıp refahçı politikalar güden yeni refahçıların sahtekarlığını ifşa etti. Francione’a göre bu politikalar tutarsız olup hak kavramının içini boşaltır; her ne şekilde olursa olsun “refahçılık”, endüstrilerin yararına çalışır; refahçılık, türcülüğü ve hayvanların korkunç sömürü sistemleri içerisindeki durumunu ortadan kaldırmaktansa bu durumu daha da kötü bir hale sokar.

Photobucket

Francione şirket reformizminden kaynaklı hoşnutsuzluğa bir şekil verdi, ayrıca giderek büyüyen bir vegan kölelik karşıtı hareketin kıvılcımını ateşledi. Daha doğrusu, aslında Donald Watson tarafından 1944 yılında başlatılan ve ABD ve İngiltere’deki vegan topluluklar tarafından sürdürülen bir vegan hareketine yeniden hayat verdi. Bu toplumlar Watson’ın veganizmle alakalı geniş ve politik vizyonuna sahip çıktılar, Watson için veganizm sadece bir beslenme biçimi değildi, hayvanların sömürüsüne dayalı kölelik sisteminin tamamen kaldırılmasına dair etik , politik ve gerçekten de bütün baskı sistemlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik bir adanmaydı. Francione eski pasifist Jainizm ile Watson’ın vegan bakış açısını birleştirdi, böylece hayvan hakları felsefesi sistematik olarak ilk kez 1983 yılında Tom Regan tarafından geliştirildi, Regan pasifist vegan kölelik karşıtlığını matriksine bu etkileri de karıştırmış oldu.

Francione, veganizmi kendisi icat etmiş gibi davranıyor, ve Roger Yates gibi yalakalar hakiki bir hayvan hakları hareketinin aslında 1996’da Francione’ın eserinin giderek artan etkisiyle başladığını söylüyorlar. Ancak Francione daha çok Watson’ın orijinal öğretilerine geri dönüp gıda seçimleriyle hayvanlarla alakalı ahlaki bağlantıları birbirine bağlayan etik bir vizyondan uzak, bütün baskı ve sömürü çeşitlerine karşı çalışmak uğrunda tutarlı bir politik bağlılıktan mahrum bir tavır ortaya koymuştur. Türcülüğe yönelik kölelik karşıtı yaklaşımlar on dokuzuncu yüzyılda feminist dirikesim karşıtlarıyla başladı, Watson ve yavaş yavaş ortaya çıkan vegan topluluklar güçlenip 1960lardan günümüze dek İngiltere’de süren av sabote hareketleriyle canlılık kazanırken 1976 yılında Ronnie Lee, ALF’i kurduğu zaman tarihi anlamda büyük bir ilerleme kaydetmiş oldu.

Francione refahçılığa dair kuvvetli bir eleştiri ortaya koyup hayvan hakları felsefesini yeni bir seviyeye yükseltirken bir yandan da kendisinin politik bir vizyondan mahrum, insan nüfusunun %1’inden bile az bir kitle tarafından desteklenen bir hareketin marjinal konumunu ileriye götürebilecek bir kabiliyetten uzak olduğunu da kanıtlamıştır. Francione’ın dini, alakasız ve apolitik indirgemeleri açısından vegan kölelik karşıtlığı hala kapitalizm ve dominant ideolojiler tarafından sürdürülen elit, beyaz , Avrupa merkezli tüketimci bir hayat tarzı olarak kalmaktadır. Dahasıi Francione bir çeşit cemaat gibi Franciombeların oluşmasına sebep oldu, bu kişiler fundamentalist, sıkı, kavgaya düşkün , hem Allah’a hem şeytana ibadet eden, efendilerine ve onun düşmanca tavırlarına köle gibi bağlanmış kişilerdir, bu kişilerin kendilerini eleştirenlere tepkisi son derece serttir.

III.
Francione ve müritleri bir doktrin ve dogma dansında bir araya gelmiş durumda. Hristiyan köktendinciler gibi Francione ve takipçileri diğer insanlar hata yaparken kendilerinin Hakikat’e sahip olduğunu düşünüyor. Francione’ın söylediği gibi gerçekten başka hiçbir “alternatif” yoktur, sadece yıkım ve kaos vardır, tek istisna da kendilerindeki kanuna itaat, barışçıl eğitim ve kurumlar üzerinde bireylere ve tüketim alışkanlıklarına odaklanma durumu ve küresel kapitalizmden kaynaklanan üretim zorunluluklarıdır. Onlar için dünya siyah beyazdır, cevaplar kesin ve kat’idir, ve kompleksite ” ya/ya da” şeklinde biçim almış olup “hem/hem de” diyalektik mantığıyla elde edilmekten uzaktır.

Pasifist gruba göre ekonomik sabotaj gibi militan doğrudan eylem(MDE) taktikleri DAİMA yanlıştır ve ASLA bir etkiye sahip değildir. Kendilerini kompleksiteleri ve spesifik durumları analiz etme uğraşısından uzak tutan Franciombelar olası bir “hakikat”e tutunur ve bunu mekanik anlamda meydana gelmiş ya da gelecek her eyleme uygularlar. Tarih konusundaki cehaletleri ancak mental esneklikten uzak olmalarıyla eşleşebilir. 30 seneden fazladır, dünya çapında bir düzineden fazla ülkede, sayısı bilinmeyen binlerce eylemde sabotajcılar ve özgürlükçüler esaret altındaki yüzbinlerce hayvanı özgürlüğüne kavuşturdular; bir çok hayvan üreticisinin, kürk çiftliklerinin ve dirikesimcinin işini sonsuza dek kapattılar; ve bir çok insanı hayvan sömürüsü dışında iş yapmaları konusunda ikna ettiler, bu arada dünyanın her yerinden insana hayvan özgürlüğü hareketine katılmaları konusunda ilham kaynağı oldular.

Bütün bu olup biten şeylere rağmen Franciombelar yapılan işlerde hiçbir kıymet ya da kazanç görmüyor, sadece zarar görmüş mülklerin onarılması ve bütün özgürlüklerine kavuşturulmuş hayvanların yerine yenilerinin gelmesini düşünebiliyorlar. Bu bazı durumlar için geçerli olabilir, ama bir çok operasyonun ışığında bakıldığında bunun yanlış bir iddia olduğunu görüyoruz; hayvanların yerine yenileri gelse ve mülkler yeniden inşa edilse de, giderek yükselen sigorta bedelleri küçük ve orta halli işyerlerinin hayatta kalma şansını zayıflatıp zora sokuyor. Dogmatik pasifistler cehalet ve inkar perdesi arkasına saklanadursun, sömürücüler ALF eylemlerinin ne kadar etkili olduğunun canlı kanıtlarıdır.

Sabotaj taktiklerini “şiddet içeriyor” diye damgalamak ve mülklere yapılan saldırıları insanlara yapılan saldırılarla bir tutmak yoluyla Franciombelar FBI’ın ve şirket –devlet- medya kompleksinin gerici söylemini ve konumunu taklit ediyorlar. Gereksiz yere eğitimi illegal taktilerin (hatta açık kurtarmaların) karşısına koyuyorlar, sanki bu ikisi devrimci bir sürecin birbirini tamamlayan iki parçası değil de tamamen birbirine zıt iki olaymış gibi.

Kapitalizm, baskı biçimlerinin benzerliği ve ortak hareket etme politikalarıyla alakalı öne sürdüğü fikirlere rağmen Francione sonuçta basit, tek konu odaklı bir veganizm müdafaası yapıyor ve bunu yaparken beyaz, zengin, imtiyaz sahibi ve Batılı bir kitleye hitap ediyor, böyle bir durumda farklı ırktan, işçi sınıfı ailelerinden, yoksullardan, Çin’den ya da Hindistan’dan-dünyanın en nüfusu kalabalık ülkeleri olup Batı tipi beslenme alışkanlıklarına hızlı bir geçiş yaşıyorlar- söz etmiyor bile.

Francione bu sebeple on dokuzuncu yüzyılın başlarında hayvanları koruma hareketindeki eylemcilere yapışıp kalan elitist, sınıfçı ve ırkçı stigmaları yeniden üretiyor ve dahası veganizmi ve hayvan haklarını ilerici hareketlerden ve toplumsal akıştan ayırıyor. Zulmün, sömürünün ve ideolojik hegemonyanın, Batı düalizmlerine saplanıp kalmış üretim/tüketim, bireysel/toplumsal, psikolojik/kurumsal gibi yanlış zıtlıkların yapısal teorisini kuramayarak, kapitalizmin mantığını ve küresel yapısını, sorumluluğu ve suçu bireysel tüketicilerin omuzlarına yükleyerek temize çıkarmaktadır.

Elbette insanların kişisel hayatlarını değiştirmek için sorumluluk alması gerekiyor, mesela vegan olmak için ekolojik ve etik zorunluluğa katılmak bunun bir yolu. Ancak politik ve pedagojik olarak aynı anda vatandaşların hayatlarında çok büyük gücü olan yapısal güçleri idrak etmesi ve yumuşatılmış ekonomik ve politik kurumların etik ve toplumsal değişimi öğrenmeleri, öğretmeleri için önemli engeller ortaya koyma biçimlerini de anlaması gerekiyor. Psikolojik ve etik değişimler, demokratik ve ekolojik kültürler yaratmaya yarayacak büyük ölçekli sosyal transformasyonlar oluşturmak için gerekli ama yeterli olmayan bir durumdur.

Liberal bireyciliğin kapitalist ideolojisini içselleştirerek bu sözde kölelik karşıtı adam en banal ve en manasız bir reformculuğu savunuyor, bu durumda refahçılığın türcü zulmün zincirlerini kırmasına benzer bir şekilde bu tavır da sosyal ilişkilerdeki tahakkümü değiştirmekte ancak bu kadar başarılı olabiliyor. Watson’ın formülünü daha ilerilere götürmektense Francione her türden sömürü ve hiyerarşi karşısında bizlere zengin, etik bir politik idealin gerici ve içi boş bir versiyonunu sunuyor.

IV.
Franciombelar sosyo-politik resimden kompleksiteyi, belirsizliği kaldırıyor ve fena halde dogma, kibir ve kabalık kokuyorlar. Francione’ın belirttiği sınırlar dışındaki her türden veganizme, hayvan hakları veya kölelik karşıtlığına yanlış, gerici ve refahçı gözüyle bakıyorlar. Hareketteki diğer oluşumları “yeni refahçı” diyerek tanımlıyorlar, aynen McCarhty döneminde “komünist” kelimesini ve 11 Eylül’den sonra millliyetçilerin “terörizm” kelimesini kullanarak kendilerine muhalif olanları damgalaması gibi.

Gerçekten de McCarthy tarzında, illegal doğrudan eylemleri savunanların ya da açık eylemleri savunanların kendilerine yönelttiği sözde ölüm tehditlerinden sonra Francione manasız bir şekilde alarında pasifistlerin de bulunduğu bir çok ismi sözde terörist bir oluşumun içinde olmakla itham etti. Dahası, Francione sanki o ulvi öğretilerine karşı çıkmak psikolojik anlamda sorunlu olmanın bir kanıtıymış gibi davranarak akil/akıl dışı ve rasyonel/irrasyonel gibi kaba dikotomilerin arasındaki ince çizgilerin anlamlarını unutmuşçasına herkese deli veya aklını kaybetmiş gözüyle bakıyor.

Hiyerarşik hakimiyetin ve ekolojik krizin hakiki sebeplerini kavrayamadan, kurumlardan çok bireyleri suçlayarak Francione hayvanları ve gezegeni tehdit eden sorunların doğasını idrak etmekte başarısız olup hayata geçirilebilecek taktikler ve potansiyel çözümler sunma anlamında da bir işe yaramıyor. Böylece bizler de son derce muğlak ve liberal bir sözde her derde deva olacak “vegan eğitim” anlayışıyla karşı karşıya kalıyoruz. Görünüşe göre blog doldurup podcast yoluyla haberleşmek gibi çizgileri olan bu yaklaşımdan anladığımız şu: Francione ve takipçileri politikadan bihaberler ve aslında eğitimle teori ve pratik bilgisinden de mahrum durumdalar-bu da vegan eğitim yoluyla toplumsal değişim yaratmayı amaçlayanlar açısından sorun oluşturuyor. Bakış açıları, veganizmin bireysel aydınlanmaya yol açması ve böylece toplumsal dönüşüm sağlanmasında esas araç ve katalizör görevi görmesi sebebiyle tamamen bir sanrıdan ibarettir. Bu pasifistler Hristiyanlarınkine benzer bir inanç ile zayıf polemikleri ve “eğitim” çabalarıyla bir şekilde insanlığın yüreğini ve ruhunu etkileyeceğini, ve bunun sonucu olarak da toplumu bir bütün olarak değiştireceğini ümit ediyorlar. Geçmek üzere olduğumuz eşikten habersiz bir şekilde hızlı ve sistemli ekolojik bir çöküş karşısında yavaş ve usul usul bir değişimi savunuyorlar.

Küresel ekolojik ve toplumsal krizler hızla artarken Francione günümüzün en hayati konularını görmezden geliyor- insan nüfusunun aşırı artışı, türlerin yok olması, ormanların yok olması, küresel iklim değişikliği ve kapitalist ekonominin temelindeki sürekli büyüme mecburiyeti. Franciombeların kolektif “vegan devrimi” halüsinasyonlarını desteklemek için kullandığı kaos modeli Çinve Hindistan’da et tüketiminin artması konusuna daha kolay uygulanabilir. Vegan olan her insana karşılık bu hızla endüstrileşen ülkelerde, Brezilya ve Güney Afrika gibi yerlerde bin etçil insan ortaya çıkıyor. Özgürlüklerine kavuşturulmuş hayvanların yerine “yenilerinin getirilmesi” konusunda Francione’ın gösterdiği titizlik onların tek konu odaklı yaklaşımlarına uyuyor, her veganlığı seçen her insan için onlar sevinedursun bu bir kişi karşısında ölüyiyici orduları sürekli büyüyor.

Francione’ın yaklaşımı gerçeklikten uzak, kibirli ve biyolojik çöküşün ve ekolojik felaketin önüne geçecek türden yoğun ve kompleks bir mücadeleyle uğraşamayacak kadar konuyla alakasız bir yaklaşımdır. Pasifist vegan hayat tarzı da diğer bir çıkmaz sokak ve içi boş bir hayal olup kriz yaşayan gezegenimizin önünde duran büyük mücadeleyle başa çıkamayacak kadar yetersiz bir tavırdır. Belki bir zamanlar ilerici bir tavırdı ama Francione’ın yaklaşımı artık tamamen gerici bir yaklaşımdır. Sözde bir kölelik karşıtlığı hareketi söz konusu olup burjuva tipi bir veganizm ve hayat tarzı söz konusudur. Tek boyutlu, tek konu odaklı, Avrupa merkezli, beyaz, elitist, tüketim yanlısı ve kapitalist bir yapı olup veganların ve kölelik karşıtlarının bundan hemen kurtulması gerekmektedir.

Franciombelar kölelik karşıtlığını sahiplenip kendi vizyonlarını taşımayanları “refahçılık “diye nitelerken kurduğumuz grup onların tarikat tipi teolojisinin kapılarını kapatırken düşünmeye yeniden hayat vermeyi, sağduyuyu yeniden yapılandırmayı, veganizmi en geniş politik bağlamda konumlandırmayı ve devrimci değişikliklerin hayata geçebilmesi için olanakları yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Bizim seçeneklerimiz HSUS’un “refahçılığıyla” ya da Francione’ın sözde kölelik karşıtlığına ya da vegan hayat tarzıyla sınırlı değil. Tarihin ortaya koyduğu ve geleceğin de gereksindiği gibi başka yollar da mevcut.
V.
Gücünü ve kuvvetini ondokuzuncu yüzyılda ABD’de (ve daha önce İngiltere’de) ortaya çıkan insan köleliğine karşıt hareketten alan ve ona hayat veren, daha zengin ve radikal bir kölelik karşıtlığı kavramına ihtiyacımız var. Franciombelar tarafından ortaya konan karikatürlere ve taklitlere karşı savunduğumuz kölelik karşıtlığı, ondokuzuncu yüzyılın ittifak politikaları, çoğulculuk ve radikalizmiyle aynı paralelde bulunuyor. Ancak nostaljiden ve zamanı geçmiş politik modellerden kaçınmak için bu yaklaşım başka bazı çağdaş teorilerden ve politik hareketlerden de güç alıyor. Radikal bir toplumsal değişime ihtiyacımız olduğunu idrak edip türcülüğe, kapitalizme, devlete ve her türden tahakküme karşı verilecek mücadelenin aynı anda bir çok cephede yürütüleceğini de anlıyoruz. Zulmedenlerin gizli “insancıllığı”na karşı merhamet duyup hayvan özgürlüğü hareketinin militan kanadını lanetleyen şirket yalakaları ve paralize olmuş pasifistler tarafından satılmış bir harekete yeniden hayat vermek istiyoruz. Burada bir stockholm sendorumu söz konusu, pasifistler militan özgürlükçüleri lanetleyip yaftalarken zalimlerin insanlığına saygı duyuyorlar.

Hayvanlara karşı yürütülen türcü ve kolektif savaşı blog yazarak, broşür dağıtarak, masa başı çalışması yaparak ve vegan yemek tarifleri kitaplarıyla durduramayız. Kapitalizm yıkıcıdır, ve arzu edilen değişim sadece ikna ve eğitim yoluyla asla gelmeyecektir, bütün dünyayı yok eden yıkımın kurumları ve ajanlarından daha güçlü olmayan bir hareket olmadıkça da bu gerçekleşmeyecektir. Radikal pedagoji kuramcısı Paulo Freire’nin belirttiği gibi eğitim ancak daha geniş ve çok dişli bir mücadele, direniş ve değişim hareketinin bir parçası olabilir. Böylece bütün önceki devrimlerde olduğu gibi insanlar ve hayvanlar, özgürlüğü, zalimler bir anda ışığı gördüğü için değil, yeteri sayıda insan aydınlanıp iktidarın yapılarını yeni toplumsal düzenlemeler ortaya çıkana dek sarsmayı öğrendiği zaman elde edecekler.

Karşı çıktığımız şey sadece Francione’un görüşleri değil, aslında görüşlerinin biçimi ve metodunun kendisi. Francione’ın düalistik, “ya/ya da” mantığını ”hem/hem de” diyalektik mantığıyla değiştirmedikçe, bütün yanlış ayrımları, dikotomileri ortadan kaldırmadıkça özgürlük mücadelesinde ilerleyemez ya da politik anlamda bu meseleye dahil olamayız. Bu yüzden türcü kapitalizmi zayıflatmak için eğitime ve ajitasyona, ana akım ve militan taktiklere, barışçıl direnişlere, yüzleşmelere ve sabotaja, legal, illegal araçlara ihtiyacımız var.

Daha az değil, daha fazla vegan eğitime ihtiyacımız var, bu eğitim Francoimbeların kölelik karşıtlığını gömdüğü o beyaz imtiyazının korunaklı bölgelerini darmadağın edip yoksullara, işçi sınıflarına, iç şehirlere, daha az endüstrileşmiş ülkelere ve en önemlisi, nüfus patlaması yaşayan kriz işaretlerinin görülmeye başlandığı Çin ve Hindistan gibi ülkelere uzanabilmelidir. Francione’ın en inatçı ve sönük yanlış fikirlerinden de olsa hayvanları özgürlüğüne kavuşturmak için baskın yoluyla yer altı çalışmalarına katılan insanlar diğer hayvanları da “barınaklar”dan kurtarabilecek kişilerdir.

ALF ve ELF’i destekleyip ekonomik sabotajın önemini savunurken ayrıca mal ve mülke zarar vermenin daha geniş bir sosyal harekete teslim olması gereken küçük ve artçı direniş araçları olduğunu da idrak etmiş durumdayız. Gene de bu eylem tarzı, kapitalist mülk sistemine karşı önemli ve bazen yegane direniş biçimi olmaya devam ettiği gibi küresel anlamda bugüne dek hayal edilmemiş manada geniş ve kapsamlı ittifaklar oluşturmaya çalışırken destek görmeyi de hakediyor.

Durumumuzun merkezindeki bu çoğulcu ve bağlamcı yaklaşım vegan kölelik karşıtlığının kısmi değerini ve geçerliliğini içine çekiyor; ama gücünü kaybetmemiş bir dogmatizm yüzünden ve sırf eski kodlara ya da ütopik ideallere uymuyor diye etkili taktiklerin reddedilmesi ancak zulmün artmasına ve zulmedenlerin kendilerine karşı hayata geçirilmiş bir direniş hareketinden korkmalarının manasız olduğunu düşünmelerine yol açar. Çoğulcu ve bağlamcı yaklaşım tek konu odaklı olma fetişizmini ortadan kaldırır, sınıf ve ırk imtiyazlarını ekonomik olarak dezavantajlı durumda bulunup politik anlamda marjinal kalmış kişilerle farklılık, dayanışma ve köprü oluşturmaya yarar. Ancak bu şekilde veganizmin ve hayvan haklarının kabul edilmesini ve sosyal çoğunluk tarafından saygı görmesini sağlayabiliriz; ancak diğer mücadelelerle işbirliği yaparak devrimci potansiyel hayata geçirilebilir.

Franciombelar tarafında savunulan tüketimci ve özel hayat tarzında ise veganizm insanların afyonudur, ve burada Murray Bookchin’in “anarşist hayat tarzı”na karşı geliştirdiği polemik Franciombelar ve diğer tarafından göklere çıkarılan buharlaşıp uçan o veganist hayat tarzına rahatça uygulanabilir.

Bizler; 1-büyük baskı oluşturan doğrudan eylem taktiklerini, illegal baskınları, kurtarmaları ve sabotaj saldırılarını savunuyoruz, 2-kapitalizme akıl dışı, sömürücü ve yıkıcı bir sistem olarak bakıp devleti uluslararası şirketlerin tahakküm sisteminin askeri ve ekonomik çıkarlarını geliştirmeye hizmet eden ve bu hedeflere karşı çıkan her türden muhalefeti sindirme aracı olarak görüyoruz,3-bu kölelik karşıtlığının farklı ezilme biçimlerinin nasıl birbiriyle alakalı olduğunu açıklayan geniş ve eleştirel bir anlayışa sahip olduğuna, insan, hayvan ve dünya özgürlüğünün birbirinden ayrılması mümkün olmayan projeler olarak gördüğüne inanıyoruz, 4- ve böylece hiyerarşik tahakküm sistemlerinin hepsini ortadan kaldırıp merkezileştirmenin ortadan kaldırılıp demokratikleşme süreçlerinin yeniden yapılanması gibi ortak bir hedefi olan diğer hak, adalet ve özgürlük hareketleriyle anti-kapitalist ittifak politikalarını savunuyoruz.

VI.
Bu grubu veganizme ve hayvan hakları meselesine burjuva liberalizmini aşan radikal bir sosyal yaklaşıma duyulan ihtiyaç nedeniyle kuruyoruz; türcülüğü ve diğer eski ve sürüp gitmekte olan önyargılar ve baskı biçimlerini kınayan küresel bir Sol’a duyulan ihtiyaçla, tahakküm sonrası dünya görüşleri ve demokratik ve ekolojik toplumlara duyulan ihtiyaçtan ; ve son olarak total özgürlük ve devrimci değişimlere duyulan ihtiyaçtan kuruyoruz.

Francione’ı Unutun

Hayvanların özgürlüğü konusunu insan ve dünyanın kurtuluşu ile birleştirmek , kapitalist hegemonyayı alt edebilecek, antroposentrizmin, türcülüğün, ataerkilliğin, ırkçılığın, sınıf ayrımının, devletçiliğin, heteroseksizmin, engelli olmamanın ve hiyerarşik tahakkümün bütün diğer korkunç biçiminden uzak bir şekilde toplumu yeniden kurmak için güçlü bir devrimci hareket oluşturmak zorundayız. İnsanlık bunu başaramayabilir, ama bu yükün altına girmek zorundayız. Artık “ya barbarlık ya devrim” gibi klasik bir seçenek söz konusu değil, artık ya devrim ya da ekolojik çöküş ve kitlesel yokoluş söz konusu.

İki amacımız var. Öncelikle, Francione’ın yaklaşımındaki ölümcül kusurları ifşa etmeyi ve onun apolitik, tek boyutlu ve tek konu odaklı kölelik karşıtlığı anlayışına pozitif bir alternatif ortaya koymayı amaçlıyoruz. Bu yaklaşım Francione’ın aşırır pasifist yaklaşımının açık bıraktığı dogmatik ve yapmacık seçeneklerine zıt bir şekilde daha büyük bir açıklık, farklılık ve taktiklerde esneklik sağlıyor. Bu alternatif model daha zengin, çok boyutlu ve daha fazla politik olduğu için diğer ilerici ve radikal davalar ve gruplarla ittifak politikaları oluşturmaya da açık bulunuyor.

İttifak politikalarını savunurken ortaklı noktalar oluşturmak ve işbirliği yapmak da hayati bir önem kazanıyor. Böylece ikinci ve oldukça mütevazi amacımız, total özgürlük fikri ve hümanizmin sınırlarını aşıp bütün canlıları ve doğal dünyayı kucaklayan yeni bir etik ve politika kurma etrafında dönünen yeni düşünce biçimleri ve mücadele biçimleri oluşturmaktır. Öncelikle vegan ve hayvan özgürlüğü topluluklarını insan özgürlüğü ve çevre toplulukları ile bir araya getirmek için iletişim kanalları oluşturmalıyız, bu da 21. Yy politikasını temsil ediyor. Bu çaba içerisinde bu sitenin ve diğer olası sitelerin zengin bir bilgi birkimi ve değerli bir ortam yaratacağını ümit ediyoruz tartışma ve konuşmak için.

Bu toplulukların her birisinden herhangi bir kişiye ya da her insana ulaşıp bu hayati öneme sahip çabaya katkıda bulunmasını istiyoruz. Açıkçası bu geniş düşünce ve politika spektrumu her konuda fikir birliğine ulaşmayacak; ama kapitalizmin sosyal, canlı ve doğal dünyalardaki yıkıcı etkileri ve barış, adalet, eşitlik, demokrasi, haklar, otonomi ve ekoloji gibi ortak hedefler gibi benzer noktalara ve ortaklaşa yaşanan meselelere odaklanmak daha önemli.

Çeviri: CemCB