İnsan İmparatorluğu -3-

 

Dr. Steve Best

Dünya evrenin merkezinde değil. Biz de Darwinizmi kapitalist bir ideolojiye, türcü bir ideolojiye dönüştürdük ve kumaştaki yırtığı diktik.

20. yüzyılda ise Nietzsche ve Freud çıkıyor karşımıza. Freud “Rüyaların Yorumu”’nu 1900’de yazdı. Nietzsche 1889’da  öldü ve ve 11 sene boyunca komada yaşadı. En muhteşem akıllardan biri böyle sönüp gitti. Nietzsche ve Freud aklın İnsan’ın merkezinde yer almadığını söyledi bize. Buna işaret eden Darwin’di. Kendimizi akıllı canlılar olaral görüyoruz, bir özümüz var ve bu öz de rasyonel bire özmüş gibi görüyoruz. Nietzsche ve Freud Darwin’a pek işaret etmedilerse de Darwin’in sözlerinin altını çizmiş oldular; içgüdüleri, iradesi, rasyonel olmayan itkileri tarafından yönetilen hayvanlar ve aslında rasyonel altı varlıklar olduğumuzu söylediler.

Bu durum genelde aysberg metaforu ile ifade edilir. Akıl vardır, ama benliğin tamamı olmak yerine sadece bir parçası olmak durumundadır. Buradaki herşey; bilinç  altı, rasyonel altı güçlerin hepsi yaşamda daha büyük güçlüdür. Gerçekte bize şekil veren ve bizi kontrol eden budur. Nietzsche ve Freud İnsan’ın Dünya’nın merkezinde, aklın da İnsan’ın merkezinde olmadığını söyler. Hepimiz hayvanızdır, akıl tarafından yönetilmiyoruzdur. Nietzsche, Descartes’ın “Düşünüyorum; o halde varım” sözüne bir cevap olarak “bilinç altı, id düşünüyor; o halde varım” demiştir. Akıl, yaşamımızdaki rasyonel altı güçlerin bir yan ürünüdür. Geminin kaptanı değildir, sadece bir tayfadır, sadece mürettebattan birisidir, o kadar. Hiç birşeyin kontrolünde değildir.

Peki kumaştaki bu yırtığı nasıl yamarsınız? Çok zarar verici değil mi? İnsan kimliğine, binlerce yıl boyunca Batı düşüncesinin oluşturduğu kimliğe ne kadar zarar veriyor. Bunu nasıl onarırsınız? Artık 20.yüzyıla gelmiş bulunuyoruz, ve tam anlamıyla hayvan olduğumuz ortaya konuyor; Aristo’nun, Kilise’nin yanıldığı, Katolik teoloji ve bilimin yanıldığı ortaya  çıkıyor; rasyonel varlıklar değiliz. Bunu nasıl onarırsınız?

Nietzche’yi bir Nazi’ye dönüştürürsünüz. Nietzsche’nin  güç istemi düşüncesi; hayvan olduğumuz, iktidar sahibi olma arzumuzun olduğu; kendimizi, sınırlarımızı aşmak, kontrol etmek, baskı altına almak olduğu düşüncesi Nietzsche’nin kısmen kastetiği şeydir, yani, kendini aşma iradesi, kendi sınırlarını saf bir iradeyle aşabilme iradesinden söz eder. Güç istemini toplumsal bir güce dönüştürürsünüz, Nieztsche’yi Yahudilere karşı olan bir düşünüre dönüştürürsünüz. Nietzsche’nin kız kardeşinin Nazilere yazılarını yayına hazırlarken yardım etmiş olması Nieztsche’yi Nazi gibi gösteriyor, sanki Alman nasyonalistlerden birisiymiş gibi, oysa Nietzsche Batı Avrupa’da, Batı modernitesinde var olan en yavaş ve sıkıcı kültürün Alman kültürü olduğunu yazmıştır açık açık. Almanlardan, Alman düşünürlerden nefret ediyordu Nietzsche.

Böylece Nietzsche’nin üzerinden geçip onu bir Nazi’ye dönüştürürsünüz.

Freud çok ilginçtir; çünkü Freud rasyonalite  konusunda çelişkiler taşıyordu. Rasyonel bir hayvan olmadığımızı ama bedenlerimizi, benliğimizi kontrol edebileceğimizi, Psikoanaliz aracılığıyla özgürleşebileceğimizi söyler. Psikoanaliz yeni bir bilim türüdür. Böylece Freud bilimi toplumdaki en üst konumuna yükseltmiş oldu. Freud özgür olmasak bile irademiz, bilinç dışımız ve  kontrol edemediğimiz ve anlamadığımız güçler tarafından yönetildiğimizi, psikoanaliz aracılığıyla onları anlayabileceğimizi ve rasyonel anlamda onların kontrolünü elimize geçirebileceğimizi söyler. Freud ayrıca terapötik toplumu yaratmıştır, bu da insanları insanlardan beklenen sosyal davranış örüntülerine uyum sağlama yönünde normalleştirmiştir.

Bu devrimlerin her biri son derece radikaldi. Bütün resmi yok ettiler. Ancak bu çeşit bir hayvan olarak, kibirli, gerçeğe dayanamayan, katlanamayan canlılar olarak biz bütün bu  modernite devrimlerini alıp değiştirdik, böylece dengemizi koruyabildik, gene evrenin efendileri rolünü oynamamız mümkün oldu. Yeryüzündeki tanrı rolünü oynayabildik böylece.

Başka şeyler oldu sonra.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, 1940’larda, 1950’lerde, yapay zekâ ve bilgisayarlar çıktı ortaya. Bunu hemen geçeceğim. Bizlerden bir çok anlamda daha zeki olan makineler yaratmaya başladık. 2. Dünya Savaşı filmleri vardır, oda büyüklüğünde  bilgisayarlar görürsünüz, ama  şimdi dizüstü bilgisayarlar bile o bilgisayarlardan daha güçlü. Bilgisayarlar bizden daha hızlı düşünebiliyor, daha verimli düşünebiliyor. Onlara bizim zihin çocuklarımız adını verebiliriz. Bilgisayarları yarattık ama insan kültüründe bir endişe var, bu bilgisayarların bizi kontrol etmek, bizi yaratmak için geleceğine dair bir endişe söz konusu. Makinelerin tahakkümüne dair bu endişe kendini bilim kurgu eserlerinde belli ediyor. “2001” filmini düşünün mesela. Hal adındaki bilgisayar uzay gemisinde mühendislere itaatsizlik ediyor, emir almayı reddediyor. Terminatör’ü düşünün. Makineler başka bir gezegenden İnsanlığı yok etmek için geliyorlar. Makineler, robotlar, yani insan tarafından dizayn edilmiş aletler.

Matrix’i düşünün, bu filmde de makineler tarafından saldırıya uğruyoruz. Bunların hepsi bizden daha zeki, kontrolümüzden çıkabilecek olan, Frankenstein gibi , bizi yokedebilecek şeyler yaratmamızla  ilgili bir endişeyi dışavuruyor. O halde ne yapmamız lazım? Bu tehdidi ehlileştirmemiz gerek değil mi? Çünkü sadece bilim kurguda dışa vuruluyor.2001 filminin devamı 2010 filmiydi: Hal’in isyanı aslında sadece  kötü yazılmış bir bilgisayar programıydı. Hepsi buymuş. Yani aslında makine isyan etmemiş.

Terminatör  2? Arnold Scwartzenegger’ı, yani tehdidi alıp evcil hayvana dönüştürürsünüz. Terminatör 2’de artık tamamen evcilleşmiştir, tehdit filan kalmamıştır ortada. Matrix’te biz yeneriz, matriksteki makineleri yok ederiz. Acaba salonda makinelere destek veren tek kişi ben miydim? 2012 adlı filmi izlediniz mi? Orada da dev dalgalardan yana olan tek kişi ben miydim? Herhalde öyle; çünkü ben bu saçma sapan sonlardan bezdim. Bu endişe bilim kurgu filmlerinde açık açık görülüyor. Kendi  yarattığımız güçler tarafından eziliyoruz. Nihayet bu gezegende hak ettiğimizi buluyoruz. Yaşasın büyük dalgalar, yaşasın robotlar, yaşasın makineler ! Ama elbette yanlış takıma tezahürat yapıyorum. Hollywood’un bizi eve mutsuz şekilde yollayacak hali yok, bu yüzden kazanan daima insanlar  oluyor.

Uzaylılar da telaş etmemiz gereken bir diğer konu, onlar da üstün konumumuzu tehdit ediyor. Bu da bilim kurgularda ifade ediliyor. Bu konuda çok yazdım, uzaylılar ve  onların insan üstünlüğü düşüncesine ne türden bir tehdit oluşturduğu konusunda birçok şey yazdım.

Buradan son devrime geçebiliriz: Son devrim, hayvan hakları ve bilişsel etholoji devrimidir.

Artık oyun oynayamayız. Bilim….bilimde çok kendine  özgü bir şey var. Bilim her zaman bize yalan söyleyen ideolojilerin bir parçası oldu. Kim olduğumuz konusunda din bize yalan söyledi. Filozoflar bize kim olduğumuz konusunda yalan söyledi. Bilim de bu konuda bize yalan söyledi. Ancak bilim kendi yanlışlarını düzelten bir girişimdir. Eğer bilime  işine yapması için izin verilirse, mesela paranın yozlaştırıcı etkilerinden uzak hareket etmesine izin verilirse, o zaman eninde sonunda size doğruları söylemeye başlayacaktır.

1970 ve 1980’lerde Donald Griffin adında bir adam Bilişsel Etholoji adında yeni bir bilim dalı kurdu.

Bilişsel Etholoji; hayvan davranışının, hayvan sosyal yaşamı, hayvan duyguları ve hayvan zekâsının karmaşıklığının bilimsel olarak  incelenmesidir.

Bilişsel Etholoji hayvanların Descartes’ın söylediğinin tam tersine basit makineler olmadığını söyler. Bilişsel etholoji, insanların yaşadığı her tecrübeyi hayvanların da yaşadığını söyler: yalnızdırlar, kederlenirler, üzülürler, neşelenirler. Sosyal yaşamlarının kompleks kurallar sistemine dayandığını söyler. Bir şempanze toplumu içgüdüler tarafından değil, kurallar tarafından yönetilir. Konacak kurallar vardır, ihlal edilecek kurallar vardır, siz ya kurallara uyarsınız ya da alfa erkek aşağı iner ve toplumda düzeni yeniden sağlar ta ki yeni bir alfa erkek ortaya çıkana dek. Kurallara dayalı bir toplumdur bu, hayvanlar kuralların ne olduğunu bilir, kuralların uyulmasına dair beklentiler vardır, aynen bizim toplumumuzdaki gibi.

Bilişsel Etholoji bize türlü türlü ilginç deneyler gösterdi, benim şahsen hep destekleyeceğim deneyler. Meselâ; hayvanların zekâsına dair sadece hemen birkaç örnek verebilirim:  Bir alana iki şempanze koyuyorsunuz, telden aşağı muz sarkıtıyorsunuz. Şempanzeler ona ulaşamıyor. Ardından etrafa iki üç kutu koyuyorsunuz. Bakalım ne  oluyor? Teybe basılıyor, “hadi bakalım “. Şempanzeler muza bakıp “kahretsin, keşke şu muz bende olsaydı, acayip acıktım. Ama bir dakika, şurada  üç tane  kutu var.Üst üste koysak muza ulaşabiliriz… İyi fikir, Henry, hadi!”dedi. Ardından kutuları üst üste koyup muzu aldılar.

Sorun çözüyorlar. Yani akıllarını kullanıyorlar, mantıklı bir biçimde düşünüyorlar. Eğer bundan şüphe duyan varsa, şöyle söyleyeyim. Amerikan işaret dili var. İşaret dilini, öğrenebilecekleri ortak bir dili verince şempanzeler “ben yalnızım” diyebiliyor, “ben açım” diyebiliyor, “o kötü bir adam” diyebiliyorlar. Hikâye anlatmaya başlıyorlar. Birden bire o tüylü gözlerin arkasında, o  kaşların arkadaşında bir akıl biçimleniyor, bizimle konuşuyor, ve bunu ortak bir dil, işaret dili olduğu için yapabiliyor.

Ya da leksigramı düşünün. Sembollerin olduğu bir bilgisayar yani. Şempanzeler sembollere vurabiliyor, cümle kurabiliyor, leksigram aracılığıyla kompleks düşüncelerini anlatabiliyorlar.

Yani hayvanların konuşabildiğini, akıl yürütebildiklerini, aynen bizim gibi düşünebildiklerini öğrenmiş bulunuyoruz. Balinaların, yunusların ne düşündüğünü merak edebiliriz; çünkü bu hayvanların  inanılmaz zihinleri, beyinleri var, balina beyinleri kesinlikle bizim beynimizden daha büyük. Yunuslarda nota ıslıkları var aynen bir isim gibi, balinalarsa şarkı söylüyor, ne anlama geldikleri hâlâ araştırılıyor, bir anlamı olduğunu biliyoruz, yani bir sembolik anlamın olduğunu biliyoruz. Colaroda’da yaşayan bazı  çayır köpekleri detaylı bir şekilde incelendi ve her bir avcı hayvan için, insan için bir sözcüklerinin ya da seslerinin olduğu ortaya çıktı. İyi bir sözcük değil tabii. “Kötü hayvan”.” Dikkat edin”, gibi.

Söylemeye çalıştığım şey şu: bilim artık hayvan zekâsını ciddi ciddi incelemeye başladı. Bulduklarımız şaşırtıcıydı. Çünkü esas aptal hayvanların biz olduğu ortaya çıktı; çünkü bütün bu  kibirle , bu ayrımcılıkla, bu önyargılı kafa yapısıyla, bir kedi ya da köpekle yaşayan herkesin çok iyi bildiği bir şeyi dikkate almayı reddettik: bu hayvanların hisleri ve duyguları var, bize benziyorlar, biz onlara benziyoruz, düşünceleri ve duyguları var, basit makineler değil karmaşık yapılı canlılar bunlar. Bu çalışmayı başlatan Donald Griffin’e bakabilirsiniz, bazılarınız Marc Bekoff’u duymuştur, Bekoff hem çağdaş hem de son derece üretken bir bilişsel etholog.

Bilimde bu devrim yaşanmaya devam ediyor. Bilim kültürümüze doğrudan kendisinin yaydığı hataları kendisi düzeltmeye başlıyor. Çünkü bilim bize daima  rasyonel canlılar olduğumuzu, hayvanların basit makineler olduğunu, ne istersek onu yapabileceğimizi söyledi. Oysa şimdi giderek güçlü bir ortak kanı oluşuyor, Bilişsel etholoji artık tartışılmıyor bile. Bilimsel çevrelerde sayıları giderek artan bilim insanlarının artık Bilişsel Etholoji’nin bulgularını kabul etmeye başladığı görülüyor. Ne anlama geliyor peki bu? Bilim insanları artık türcülükten vaz geçiyor.

Bilim camiasında hayvanların kompleks sosyal yaşamları, kompleks düşünceleri, hisleri olduğu, bizim gibi oldukları, aramızda cins anlamında değil derece anlamında farklılıkları olduğu kabul görüyor. Şimdi bilim insanlarının kendi kuramlarından doğru sonuçlar çıkarmasını bekliyoruz. Çünkü, örneğin, büyük kuyruklu maymunları düşünün, artık onlar üzerinde kesinlikle deney yapamayız. Çünkü bize  çok fazla benziyorlar. Ancak 1990’lı yıllarda insan genomu projesiyle beraber bu sonuca varıldı. Yani sayılar değişse bile %98.6 oranında şempanzelerle genetik anlamda aynı olduğumuzu öğrendik. Şempanzeler orangutanlara kıyasla bize genetik anlamda daha yakın. Bizler kuzeniz. Kendi biyolojik kuzenlerimiz üzerinde deney yapamayız.

Eğer büyük kuyruklu maymunlar üzerinde deney yapmıyorsak, o zaman kediler üzerinde de yapmamalıyız. Köpekler, fareler üzerinde de yapmamalıyız. Dirikesim ölü bir ideolojidir. Ölü bir bilimdir. Kötü bir bilimdir. Sahte bir bilimdir.

Artık düşünürlerin ve bilim insanlarının bize anlatmaya çalıştığı şeylerden sonuçlar çıkarmaya başlıyoruz. Bu hatayı, bu kadar uzun zaman boyunca düşünme biçimimizi yönetmiş olan, hiyerarşinin en tepesine bizi yerleştiren bu dünya görüşünü siliyoruz; çünkü bu hiyerarşide bize yer yok. Bu gezegeni yönetmek için gereken şefkat ve zekâ bizde hiçbir zaman olmadı. Artık kavramamız gereken şey; bu gezegenden kopuk olmadığımızı, aslında gezegenin bir parçası olduğumuzu anlamak. Büyük bir toplum içerisinde yaşıyoruz, ve  insan toplumundan çok daha büyük bir toplum bu. Sık sık şu klişeyi duyarsınız, “hepimiz tek bir ırka aitiz, insan ırkına aitiz” derler.

Biz tek bir topluma aitiz, biyotopluma aitiz. Yunanca Gaia, Dünya anlamına geliyor. Dünyaya aitiz,  bir toplumun üyesi olarak dünyaya aitiz. Ve bir toplumun üyesi olmak demek o toplumda saygıyla yaşamak demektir. Toplumunuzun diğer üyelerine kendi eşitiniz gibi hürmet gösterirsiniz. Haklarınız varsa toplumdaki diğer canlılara karşı sorumluluklarınız ve görevleriniz de vardır. Bu sorumlulukları hayata geçirmenin tam zamanı. Çünkü biz, Homo sapiens bu gezegende hiç iyi yaşamadık. Bu gezegende yıkıcı ve avcı hayvanlar olarak yaşadık, gezegendeki en tehlikeli hayvan olarak, gezegeni kendi çıkarları için sömürgeleştiren tek tür olarak yaşadık , bakın sonucu nasıl oldu.

10 bin yıllık uygarlığın sonuçlarına bakın! Felaket. Alev alev, her yanı dumana boğmuş, bilim kurgudan çıkmış gibi bir felaket, işte gezegene yaptığımız şey bu. Bu yüzden ya sorumluluk yüklenerek yaşamayı öğrenmeli, bu gezegende ya dosdoğru yaşamalı ya da hiç yaşamamalıyız.

Eğer öteki yaşam formlarıyla uyum içinde yaşamayacaksak yaşamaya hakkımız yok.

Bütün devrimlere  ihtiyacımız var. İnsanmerkezciliği ve türcülüğü yenmek için bu devrimci süreci yaşamaya ihtiyacımız vardı. Bu kozmolojik haritayı tamamen yıkmak ve parçalamak ve merkezi olmayan bir dünya görüşü yaratmaya ihtiyacımız vardı.

Toplumsal devrimler gerekiyor.

Sadece bilişsel, ahlâki devrimler değil, kurumsal devrimlere de ihtiyacımız var.

Kapitalist ekonomide yaşıyoruz, büyü ya da öl diyen bir sistem. Büyüme bağımlılığı olan bir ekonomi. Nüfusumuz artıyor. Tüketim oranlarımız artıyor, öldürdüğümüz ve yediğimiz hayvan sayış artıyor. Sürekli bir artış var. Bunun sürdürülmesi imkânsız.

Dünya bize kendi diliyle “siz burada yaşamak için gereken uyumun çok uzağında yaşıyorsunuz” diyor.

Çevreci etik bize “bu gezegende nasıl mı yaşarsınız? Diğer canlılar nasıl yaşıyor, bir bakın” diyor. Gezegenin çalışma tarzına bakın, ve bununla uyum halinde yaşayın, diyor.

Modern bilgilerimizin daha üstün olduğunu düşünmek yerine yerlilerin kültürünün bir parçası olan bu ekobilgeliğe kulak verseydik, hayvanların bize bir şey söyleyebildiği, ormanların bir şeyler söyleyebildiği bu bilgeliğe kulak verseydik, bu kadim bilgeliğe kulak verseydik keşke. Oysa ironik olarak bu yeni bilimler sanki bir çemberi, döngüyü tamamlıyoruz gibi bir his yaratıyor, sanki zaten hep bildiğimiz birşeyi öğrenmeye başlıyormuşuz gibi bir his yaratıyor.

Gezegenin geri kalanıyla uyum içerisinde yaşamamız gerek. Bilim bize bugün  bunu söylüyor. İşte bu bilginin bir kısmı hayvan haklarıdır, bize bütün canlıların eşit hakları olduğunu söyler, vardır  çünkü aynen bizimki gibi ya da bizimkiyle eşit çıkarları vardır. Bir kedinin, farenin ya da şempanzenin acı çekmeme konusundaki menfaatleri kesinlikle bizim çıkarlarımızla aynıdır. İşkenceden ve acıdan uzak olmak istiyorlar, yaşamlarını doğallıkla özgürce yaşamak istiyorlar; huzur içinde, aileleriyle, toplumlarıyla uyum içerisinde doğal konumları içerisinde, doğal içgüdüleriyle, doğal arzuları ve doğal yaşam süreçlerini yaşamak istiyor hayvanlar, aynen bizler gibi.

Hayvan hakları bu devrimin çok önemli bir kısmı. Çevre etiği de bu devrimin bir parçası. Veganizm de bu devrimin bir parçası. Veganizm bu ideolojileri alarak kendi yaşamlarımızda pratiğe sokuyor. Etik sebeplerle vegan olduğumuzda öteki insanlara hayvanların insanlar tüketsin diye var olan bir kaynak olmadığına  inandığımızı gösteriyoruz. Tadlarının güzel olması öldürmeyi haklı çıkaran bir şey değildir. Aynen avcılığın eğlenceli olmaması gibi. Avcılar: “avlanmak çok eğlenceli, ben çok zevk alıyorum” diyor. Bu, hayvanları yemek için öne sürdüğümüz aynı bahane. Ama bu bahaneler artık işe yaramıyor.

Kendi varlığımızla uyum halinde olmalıyız. Etik ve pratik anlayışlarımıza uyum getirmeli, kendimizi bu gezegene  uydurmalıyız. Yaşanan devrimlere bakınca, neredeyse çok geç kaldığımızı görüyoruz. Çok geç kaldık. Neresinden dönersek kârdır, ama gezegene verdiğimiz zarar o halde ki geri dönüşü mümkün olmayabilir.

Gezegende  şu anda 7 milyar insan yaşıyor. Yılda 50- 60 milyar arası kara hayvanı tüketiyoruz. 7 milyar insan 50 milyar kara hayvanı tüketiyor. Buna bir de denizde yaşayan hayvanları, balinaları, yunuslar vb. eklerseniz milyarlarca artıyor bu sayı, 100 milyar, 150 milyar hayvandan söz ediyoruz. İnsanların senede yediği hayvan sayısı. Sürdürülmesi imkânsız. Yağmur ormanlarını yok ediyoruz. Okyanusları küle dönüştürüyoruz. İklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden birisi tarım ticareti, tarım; okyanusların kirlenmesinde, okyanus yapısının bozulmasında bir numaralı sebep et tüketimidir. Yağmur ormanlarının yok edilmesindeki en önemli sebeplerden birisi kağıt kullanımının yanında çiftlik hayvanları için otlak olarak kullanılan topraklardır.

Sürdürülmesi imkânsız bir kültürde yaşıyoruz, kapitalizm işe yaramıyor; çünkü kapitalizm için herşey sömürülecek bir kaynak. Pazarlar genişlemezse bütün bu imparatorluk çöker. Yaşanmak üzere  olan bu zaten, imparatorluk çöküyor. Endüstriyel sistem çöküyor, herşey giderek daha kötü oluyor.

2050 yılında dünyada 10-15  milyar insan olacak. 7 milyarla yaşanan problemleri düşünün. 2050’ye gidin…10-15 milyar insan. Daha fazla et tüketeceğiz. 2050 yılında et tüketimi ikiye katlanacak. Gelişmekte olan ülkelere de bakmamız gerek. “Dünya bir ABD daha kaldıramaz” cümlesini duymuşunuzdur, ABD dünya nüfusunun %5’i olsa da dünyadaki kaynakların %25’ini tüketiyor. Çin’de 1.3 milyar insan var. Çin orta sınıfında 300 milyon insan var. ABD’de toplam 300 milyon insan var. Gezegende 2 ABD var, bir tane daha kaldıramaz dünya. Hindistan hızla büyüyor, hızla etçil bir topluma dönüşüyor. Endonezya önümüzdeki 5 yıl içerisinde et tüketimini artırmayı  planlıyor.

Ciddi bir sorunumuz var. Söylediğim gibi kurumsal değişimlere ihtiyacımız var; ama modern kültürlerin ve kadım kültürlerin, ilkel insanların, çağdaş bilimin kolektif bilgeliğini işitmeye de ihtiyacımız var. Gezegendeki varoluşumuzun her bir parçasını radikal anlamda devrimlerle değiştirmeliyiz. Yoksa yaşanacak bir gezegen kalmayacak geriye.

Çeviri.cem

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.