Etiket: Steve Best

Kalkınma Yalanları

Robert Thaxton (Robo Los Ricos)

Kalkınma, dünyanın Avrupalılar ve onların sömürge sonrası piçi tarafından tahakküm altına alınmasını meşrulaştırmak amacıyla kullanılan bir yalandır. Küresel ısınma, kimyasal savaş, kadın ve çocuk köleliği: hepsi kalkınmanın bedeli. Soykırım kalkınmanın ilgi alanına girmiyor, kalkınma sadece ekonominin derdi.

(daha&helliip;)

“Giyotin” Üzerine: Sadistler “Bilim Adamı”; Avcılar “Çevreci”; Şimdi ise Yavşaklar “Sanatçı”

“Giyotin”

Dr. Steve Best

Dirikesim bir sahtekârlık, “biyomedikal araştırma” ise “bilim” maskesi takan bir sadizm; ve hayvan deneyleri de  Büyük ilaç şirketleri ve küresel dirikesim-endüstriyel kompleksinin devletin ve hukuk güçlerinin çok çok yukarılarında varolmasını  sağlayan menfaat ve nakit paralar için pezevenklik eden, anlamsız verilerden oluşmuş sürrealist bir kolajdan başka bir şey değil.

(daha&helliip;)

Ortak Doğalar, Farklı Kaderler: Türler Arası Bir İttifak Politikasına Doğru

Dr. Steve Best

Dünyanın gözleri Dünya Ticaret Merkezi yıkıntılarına dikilmişti binlerce insan ölürken. Aynı anda sıradan bir mezbahada çok daha fazla sayıda domuz, tavuk, hindi veya büyük baş hayvan diğer terörist eylemler sonucunda, aynı dakikalarda öldürüldü. Bir terörizm eylemi sıradışı, illegal ve ahlâk dışıyken diğeri son derece rutin, legal ve çoğu insana göre son derece kabul edilebilir bir şeydi. 11 Eylül ilk türden bir trajediydi, bitmek bilmez bir medya ilgisi gördü; ama hayvanlara her saniye yaşatılan 11 Eylül vurdumduymazlık örtüsü altında, çok daha uzun süre devam ediyor, hem işkence ve barbarlıkla dolup taşıyor. İnsan ve hayvan acısını  karşılaştırmaya cüret mi ettiniz? Herhalde toplama kamplarıyla fabrika çiftlikleri arasında benzerlikler bulmak kadar insanları deli eden az şey vardır. Vegan Voice’a yazdığı bir mektupta United Poultry Concerns başkanı Karen Davis 11 Eylül’ün hayvan ve insan soykırımlarını karşılaştırdı. Davis anında katrana batırıldı, tüyleri yolundu, kötü şöhreti Howard Stern Show’a çıkmasını bile sağladı. Karen Davis ve diğerleri ile birlikte ben de insan ve hayvan türlerinin dikkat çekmek ve görmesi gereken tepki anlamında birbiriyle karşılaştırılabilir bir özellik taşıdığını ifade etmeye cüret ediyorum. Charles Patterson’ın “Eternal Treblinka: Our Treatment of Animals and the Holocaust” kitabında belgelendiği gibi soykırımdan hayatta kalmayı başarabilen bir çok insan ve birçok Yahudi hayvanların kitlesel olarak öldürülmesi ve Nazi soykırımı arasında paralellikler görüyor. Theodor Adorno’nun söylediği gibi, “ Auschwitz bir insan bir mezbahaya bakıp “ama onlar hayvan” dediği zaman başlar”.

(daha&helliip;)

Geri Çekilmek Yok, Teslim Olmak Yok

Dr. Steve Best

HOWARD ZINN: “Bizim sorunumuz sivil itaatsizlik değil. Bizim sorunumuz sivil itaat. Bizim sorunumuz dünyanın her tarafındaki insanların kendi devlet liderlerinin dikte ettiği şeylere itaat etmiş olması ve savaşa gitmesi, milyonlarca insan işte bu itaat nedeniyle öldürüldü. Bizim sorunumuz dünyanın her yerindeki insanların yoksulluk, açlık ve aptallık, savaş ve zulüm karşısında itaatkâr olması. Bizim sorunumuz hapisaneler adi suçlularla dolup taşarken, büyük hırsızların ülkeyi yönetmesi ve insanların bütün bunlara itaat etmesi. İşte bizim sorunumuz bu.

(daha&helliip;)

ALF: İKİYÜZLÜLÜĞE KARŞI

Kitabın giriş kısmını okumaya devam ediyoruz.

Dr. Steve Best

“Devrimlerin gül suyuyla yapıldığını mı sanıyorsunuz?” Alain Chamfort

 

ALF’in iki farklı yüzü var:  hapisanelere izinsiz olarak girerek hayvanları kurtaran ve serbest bırakan “iyilik dolu” yüzü ve bir de  binaları ateşe veren, pencereleri kıran, araç gereçleri kullanılamaz hale getiren “kötülük dolu” yüzü. Halk ise sadece ALF’in iyilik dolu yüzüne sempati duyuyor; çünkü eşya/mal ve  mülke zarar verilmesinin şiddet olduğuna inanıyor. Bir çok hayvan hakları aktivisti ALF’in her iki yönünü kucaklarken diğer aktivistler ise ALF’in esas mesajının özgürlükten sabotaj yapma şeklinde değiştiğini ve böylece aslında daha “şiddet dolu” bir yola saptığını düşünüyor. Aslında ALF her zaman hayvan özgürlüğü söz konusu olduğunda hem bu görüşlerin hem de bu yolların birbirinden ayrılmaz bir şekilde içiçe olduğunu düşünüyor. ALF’e göre hayvanlar kısa vadede sağlanabilecek en büyük fayda söz konusu olduğu sürece hem serbest bırakılmalı hem de kurtarılmalıdır; ama sabotaj uzun vadede hayvan sömürüsü endüstrilerine maksimum zararı vermeli ve gelecekte gerekebilecek özgürleştirmeleri önlemek ya da azaltmak için çabalamalıdır.

(daha&helliip;)

ALF’İN YAPISI VE FELSEFESİ

 

Kitabın giriş bölümünden  okumaya devam…

DR.STEVE BEST

 “Felsefi olarak çok tehlikeliyiz. Bu tehlikenin birazı metanın hayattan daha değerli olduğu ilüzyonuna inanmamaktan kaynaklanıyor. Bu amacından sapmış ayrıcalığı gün yüzüne çıkarıyoruz, sistem bu inanç olmadan hayatta kalamaz. “

Eski ALF sözcüsü David Barbarash

Eğer ALF’i diğer gruplarla karşılaştırmak istiyorsak doğru seçim el-Kaide ya da Saddam Hüseyin’in Cumhuriyet Muhafızları değil, doğru olan Underground Railroad ve Yahudilerin anti-nazi direnişidir. ALF’teki erkek ve kadınlar  Nazi Almanya’sında tutsakları ve Soykırım kurbanlarını özgürlüğüne kavuşturan ve nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silahları, tren yollarını ve gaz odaları gibi ekipman ve araç gereçleri yok eden özgürlük savaşçılarıdır. Aynı şekilde, özgürleştirdikleri hayvanların çoğu için veteriner bakımı ve yuva sağlayan ALF kendine ABD’deki Underground Railroad hareketini model alıyor, bu hareket kaçak kölelerin özgür eyaletlere ve Kanada’ya varmasına yardım etmişti. Ancak şirket toplumu, devlet ve medya, ALF’i terörist diye yaftalarken ALF aslında geçen iki yüzyılın büyük özgürlük savaşçılarıyla büyük benzerlikler taşıyor, ayrıca hayata yönelik şiddeti ve kanı durdurarak diğer türler adına adaleti sağlama arayışı sebebiyle çağdaş barış ve adalet hareketleriyle de bir kan bağına sahip olduğunu ortaya koyuyor.

(daha&helliip;)

Ölmekte Olan Bir Dünya ve İntihar Kültüründe Eylemcilik ve Umut Üzerine Düşünceler

Dr. Steve Best
Başlık: 12 Haziran 2011, The Independent gazetesi:”İklim değişikliği yüzyılın sonuna kadar her on türden birini öldürebilir”.

Steve Conner  şöyle yazıyor:” İklim değişikliği bitki ve hayvanların soyunun tükendiği türden bir hıza ulaşıyor. Yüzyılın sonuna kadar her  on türden biri yokoluş eşiğine varmış olacak, yapılan çalışmalara göre küresel ısınmanın etkilerinin doğrudan bir sonucu bu. Bulgular dünyanın  bugüne dek tarihsel olarak görülen yokoluş oranlarından çok daha fazla bir oranda küresel ölçekte kaybedildiği türden bir durum yaşadığını gösteriyor. Dünya tarihindeki altıncı büyük yokoluş olayını yaşıyoruz.

ALF Manifestosu

Dr. Steve Best

Siyah Amerikalılar ve ırkçılık karşıtları adalet ve eşitlik  için mücadele etmeye devam ederken, ahlâki ve politik odak noktası çok daha kadim, yaygın ve yoğun, şiddet içeren; küresel bir soykırımda milyarlarca hayvanı esir edip işkence eden ve öldüren bir kölelik biçimine doğru kayıyor.

Hayvan özgürlüğünden insan özgürlüğünden bahsettiğimiz şekilde söz ediyoruz. İnsanlar fiziki nesneleri esir edemez, tahakküm altına alamaz veya sömüremez, ayrıca fiziki nesneler özgürleştirilemez, serbest bırakılamaz, azat edilemezler.

Bu terimler ancak duyguları olan organik yaşam formları için geçerli; yani acı ve zevk, mutluluk ve ızdırap gibi  hisleri tecrübe edebilen canlılar için geçerli.

(daha&helliip;)

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

 

Dr.Steve Best

 

Dr. Jerry Vlasak bir çok yönden tanınan bir isim. Los Angeles’te o bir travma cerrahı, militan bir hayvan hakları eylemcisi, dirikesime yönelik ciddi eleştirileri bulunan eski bir dirikesimci, SHAC  ve In Defense of Animals gibi grupların bilimsel danışmanı ve Kuzey Amerikan Hayvan Özgürlüğü Basın Odası kurucusu ve sözcüsü.Vlasak ayrıca bir çok başka görevde de bulunmuş; mesela PCRM sözcüsü, Sea Shepherd mürettabıymış zamanında. Vlasak bu “eski” görevlerindeki sürgün konumunu hayvanları “araştırma” adına sömürenlere karşı şiddet kullanmayı hayvan hakları/hayvan özgürlüğü hareketi için meşru bir taktik olarak açık açık savunması sonucu elde etti. Vlasak ayrıca eski bir İngiltere ziyaretçisi. 2004 yılı yaz aylarında ;İngiltere İç İşleri Bakanı David Blunkett, Vlasak ve Pamelyn Ferdin’in ülkeye girişini yasakladı. Blunkett’in bu tavrı Vlasak’ı sıradan bir “mahalli tehdit” konumundan, çok daha tehditkar bir “uluslararası terörist” durumuna yükseltti.

 

 

 

Şiddetin Haklılığı

 

Vlasak şiddet kullanmayı iki açıdan savundu. Ahlaki anlamda, Vlasak; tehdit etmekten haneye tecavüze, sabotajdan saldırıya ve hatta cinayete dek bütün taktiklerin insanların hayvanları maruz bıraktığı ızdırap karşısında, hayvanları meta olarak tanımlayan ve sömürü sistemlerini besleyen yasal sistemler aracılığıyla hayvanların acılarına son vermenin imkansızlığı yüzünden ve hayvanları bu insanların pençelerinden kurtarmaya yönelik ahlaki zorunluluk karşısında meşru olduğuna inanıyor. Pragmatik anlamda ,Vlasak;  şiddet kullanmanın etkili bir göz dağı verme taktiği olacağına ve bir çok insanın hayvanları sömürmesine engel olacağına, bir çok insanın da bu şeytani yola girmeyi düşünmeyi bile istemeyeceğine ikna edeceğine inanıyor.

 

Her iki argüman da ortaya konulmaları ve karşı argümanlara cevap verebilmeleri anlamında büyük çaba ve ayrıntı istiyor, ama Vlasak bunları dramatik bir şekilde masaya koydu. Uluslararası medyanın ilgisini çekerek, hayvan özgürlüğü davasının, masum hayvanları zalimlerinden ellerinden kurtarmak amacı güden; yer altı, illegal ama tamamen geçerli bir aracı olduğunu gösterdi. Malcolm X siyah özgürlüğün “gereken bütün araçlara başvurarak” kazanılması gerektiğini söylediğinde şiddeti ileriyi düşünerek bir taktik olarak savunmuyor, aslında siyah insanlara polislerin onların insan haklarını korumaktan çok bu hakları ihlal edeceği bir konum içerisinde meşru müdafaa hakkını saklı tutuyordu.

 

Aynen Vlasak hayvan özgürlüğünün gereken bütün araçları kullanarak kazanılması gerektiğini söylerken hayvanların meşru müdafaa  hakkından söz ediyor. Hayvanlar kendilerini savunamayacağı  için (elbette eğiticilerini hak ettikleri şekilde öldüren filler ve kaplanlar hariç) insanlar hayvanlar adına hareket etmek zorunda. Ve eğer bir hayvanı saldırıdan kurtarmak için  şiddete başvurmak gerekiyorsa o zaman hayvanların meşru müdafaa hakkı için şiddet kullanmak meşru bir araçtır. İstersek buna “genişletilmiş meşru müdafaa “ diyebiliriz; çünkü insanlar kendilerine zulmedenleri öldüremeyecek ya da kendilerini savunamayacak denli yaralanmış ve baskı altına alınmış hayvanlar adına eylemlerde bulunuyorlar.

 

Genişletilmiş meşru müdafaa dediğim şey aslında California’daki ve diğer eyaletlerdeki ceza kanunları yürütmeliğini yansıtıyor, buna “gereklilik müdafaası” deniyor. Sanık birisine daha büyük bir zarar verilmesini önlemek için illegal bir eyleme başvurulduğuna inanıyorsa, ve söz konusu zararın yasayı  çiğnemekten daha acil olduğuna inanıyorsa, ve eğer bu eyleme başvurulmazsa söz konusu zararın meydana gelmesi kesinse bu müdafaayı öne sürebilir. Tabii ki gereklilik müdafaası etik olmayan ve haksız şiddet eylemlerini savunmak için de kullanılabilir, ama hukuk ve etik prensipleri her zaman birbirine denk gelmezler, sivil itaatsizlik, sabotaj ve hatta şiddet kullanmanın bir çok olayda akla uygun bir sebebi olabilir.

 

Vlasak insan toplumunda şiddetin daha büyük bir şiddeti önleme aracı ya da meşru müdafaa aracı olduğu durumları kullanıyor. Vlasak hayvanları savunmak için benzeri argümanlara  başvurulmamasının net bir türcülük olduğunu söylüyor, bu mantıki sonuca hayvan hakları hareketindeki bir çok insanın yapamayacağı ya da yapmayacağı bir şekilde ulaşıyor. Türcülüğün sınırlarından mantığın ayrı tuttuğu şeyi ya da bir çok insanın türcülük davranışının sınırlarında bıraktığı şeyi söylüyor. Ayrıca hayvan hakları hareketi içerisinde hayvan özgürlüğü mücadelelerini geçmiş insan özgürlüğü mücadelelerinin geniş bağlamı içerisine yerleştirebilme kabiliyeti açısından da benzersiz bir özellik taşıyor. Mal ve mülke yönelik saldırıları kınayan ama hayvanlara yapılan şiddeti destekleyenlerin iki yüzlülüğünün altını çiziyor. İnsanların 30 sene içerisinde tek bir insanı bile incitmemesine rağmen ALF’i terörist diye damgalarken hayvanları sömürenlerin hayvanlara yaptığı şeyleri, hatta eylemcilere zarar verip öldürdükleri örnekleri de görmezden geldiğini ortaya koyuyor.

 

Vlasak’ı (Paul Watson, Rod Coronado, Kevin Jonas ve diğerleri ile beraber) “hayvan hakları hareketinin merhametli olmaktan tehditkar olmaya doğru geçirdiği dönüşümün” bir örneği olarak görebiliriz.Ya da sayıları giderek artan, hayvanları ve dünyayı savunan eylemcilerin sömürücü şirketlere karşı daha militan pozisyonlar ve taktikler almaya zorlandığı gezegen çapında bir ekokrizin kesin bir işareti olarak da görebiliriz.Çünkü bu sömürücüler iktidarlarından vazgeçmeden önce dünyayı yakıp yıkacaklar.

 

Doktoru Şeytanlaştırmak

 

Dr. Jerry Vlasak’ın şeytanlaştırılması süreci, 2003 yılı Hayvan Hakları konferansında yaptığı konuşmanın ardından, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabı ile başladı. Bu konferansta söylediği sözleri internet aracılığıyla hayvanlara şiddet uygulamayı savunan ve şiddet üzerindeki tekellerine meydana okunacağı gerçeği karşısında şok geçirenler tarafından her tarafa yayıldı. Hayvan özgürlüğü hedeflerine  ulaşmak için şiddet taktikleri kullanmak konusunda ne düşündüğü sorulduğunda Vlasak şöyle bir cevap verdi:

 

“Bence hareketimizde şiddet kullanmak var. Ve bence etkili bir strateji de olabilir bu. Sadece ahlaken kabul edilebilir olması bir yana bence pragmatik bir bakış açısıyla baktığımızda  çok etkin bir şekilde de kullanılabilir.

 

Mesela; eğer dirikesimciler rutin bir şekilde öldürülüyor olsaydı, bence bu diğer dirikesimcilerin bir an durup ne yaptıklarını düşünmelerine sebep olurdu ve eğer bu dirikesimciler mesela suikast için hedefleniyorlarsa , bence eğer, sıradan birisi değil de ünlü ve bilindik dirikesimciler suikaste uğruyor olsaydı, o zaman o dirikesimciler kadar tanınmış olmayan diğerleri “ben bu işe girmeyeceğim, çünkü bu iş çok tehlikeli, başka işler de yapabilirim, böyle tehlikeli bir işe bulaşmaya gerek yok” diyebilirler. Bence korku ve göz dağı verme faktörü olarak bu etkili bir taktik olurdu.

 

Hem dirikesim oranlarında  ciddi bir düşüş görmek için fazla kişi öldürmeye-suikaste uğratmaya- gerek de yok . Mesela 5, 10, 15 insan karşılığında 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvan kurtarabiliriz.

 

İnsanlar hemen heyecanlanıyorlar, “peki ya bir kundaklama eylemi sırasında ALF kazara birisini öldürecek olursa o zaman ne olur?” diyorlar. Siz de biliyorsunuz ya, bu fikre alışmamız gerek. Bir gün bu olacak, tamam mı? Bir gün olacak.”

 

 

Bu sözleri sebebiyle Vlasak’ın kafayı sıyırmış, höyküren muhalifleri Onu hayvan hakları hareketinin Eric Rudolph’u ya da John Brown’ı haline getirdiler. Dikkatlice okunduğunda Vlasak’ın şiddeti savunmadığını, daha büyük bir şiddet düzeyiyle karşılaşmak yerine hayvanları kurtarmak için biraz şiddet kullanmanın ahlaken haklı görülebilecek bir şey olduğunu söylediğini görüyoruz. Vlasak öncelikle önümüze hayali bir senaryo koyuyor, bu senaryoya göre eğer belli sayıda dirikesimci öldürülürse bunun hayvanların yararına  olacağı, bir çok dirikesimcinin hayvanlar üzerinde yürüttükleri deneyleri sona erdireceği ve bir çok potansiyel dirikesimcinin de başka araştırmalara yöneleceğini söylüyor. Aslında burada Vlasak totolojik bir beyanda bulunuyor, yani 2+2=4’tür diyor.

 

Dahası, eski insan özgürlüğü mücadelelerine bakarak Vlasak hayvan özgürlüğü hareketinden birisinin eninde sonunda hayvanları sömürenlere karşı şiddete başvuracağını söylüyor. Şu andan yıllar yıllar sonra hayvanları sömürenler hayatları yerine sadece mal ve mülklerine yönelik saldırıların olduğu o güzel zamanları hatırlayabilirler. Hayvan haklarına muhalif  olanlar da bunu artık daha sık dile getiriyorlar; çünkü hayvan özgürlüğü mücadelesinin giderek daha militan ve daha sert bir hal aldığını onlar da fark ediyor. O halde sıra Vlasak’a gelince kopan bu gürültünün anlamı ne? Bir dirikesimcinin, bir kürk çiftliği sahibinin, Tüketici Özgürlüğü Merkezi’nden bir şirket pezevenginin ya da hayvan düşmanı sitelerinden birisinin sahibi iğrenç bir yaratığın suikaste kurban gitmesi insanı şok etse de Vlasak olumsuz propagandanın hayvan hakları hareketini yok edeceğini ya da ona leke süreceğini düşünmüyor, bu anlamda Eric Rudoph’un eylemleri ya da  Army of God (Tanrı’nın Askerleri) ‘nin diğer üyeleri kürtaj karşıtı hareketin bütünlüğüne ne kadar zarar verdiyse, veyahut Nelson Mandela’nın şiddet yanlısı oluşunun eylemle geçen kariyerinin onun terörist olmaktan özgürlük savaşçısı olmaya geçişine olan etkisi neyse bu da öyle.

 

 

Bu iddiaları ortaya koyarak Vlasak muhakkak ki artık ihtilaflı bölgelere girmiş oldu, dirikesimcileri ve diğer tür ayrımcılarını şok etti, öfkelendirdi ve hatta İngiltere’ye girmesi de yasaklandı. Ancak söylediği sözler ABD anayasasının ilk maddesine son derece uygun ve bu sebepten dolayı da anayasanın koruması altında. İlk maddenin özü Vlasak’ın 2003 konferansında yaptığı türden, pek de sevilmeyecek, insanların itiraz edebileceği, hakaret dolu kabul edebileceği konuşmaları ya da sözleri, bildirileri koruma altına almaktır. Herkes, her türden sömürücünün, kendi iğrenç davranış gerekçeleri ya da vicdansız eylemlerini savunduğu sürece, konuşma özgürlüğü hakkını kullanmaya bayıldığını bilir. Eğer Vlasak dirikesimcilere karşı anında insanları provoke edecek şekilde şiddet kullanmayı gerçekten savunsaydı, o zaman yasal çizgiyi geçmiş olurdu. İnsanlara değil ama hayvanlara yönelik şiddeti savunan insanların çıldırmış saptırmalarına rağmen Vlasak bu çizgiyi aslında geçmedi.

 

Vlasak şiddet kullanımını geçmiş insan özgürlüğü hareketlerinin tarihsel bağlamı içerisinde kullanıyor; bu hareketler bir grubun diğer grubu şiddet kullanarak baskı altına almasına son vermek için şiddet kullanmıştır. ABD Bağımsızlık Savaşı’nı düşünebiliriz burada. İlk söylediklerinin peşinden gelen eleştiri sağanağından sonra Vlasak şunları söyledi:

 

“Hayvan hakları hareketini bir vakum içerisine koyamazsınız. Onu tarihsel bir bağlam içerisine koymalısınız. Bizler, insan olmayan ve hissetme yeteneğine sahip canlıların kendi iradelerine karşı konularak sömürülmemesi, esir edilmemesi, ve kötü bilim ve çıkar sağlamak amacıyla kimsenin aklının almayacağı bir şekilde işkenceye tabi tutulmaması için savaşıyoruz.

 

Diğer iğrençlikleri, korkunç bir şiddeti ve masum hayatların yok edilmesini son erdirmek için yapılan diğer tarihi hareketlere baktığımızda, buna Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı yürütülen mücadele,  ABD’de siyah kölelerin özgürlüklerine kavuşturulması, yerlilerin kendi kültürlerine sahip çıkma mücadelesi de dahil, şiddet her daim kullanıldı ve bu mücadelelerde kayıplar da verildi. İnsanlar petrol, para ve iktidar gibi tamamen saçma sapan sebepler yüzünden öldürüldü. Eğer ahlaki ve etik bir mücadelede, dünyada en çok ezilen, istismar edilen ve  işkenceye uğrayan  canlılar uğruna girişilen bu savaşta hiçbir kayıp yaşanmayacağını söylemek benim için tür ayrımcısı bir şekilde davranmak olur. Bunu istemiyorum, bu konuda destek de vermiyorum, ben sadece hayvan hakları hareketinin hırs ve çıkar sağlamak amacıyla hayvanların maruz bırakıldığı terör, istismar ve cinayetlere rağmen dünyanın gördüğü en barış yanlısı, en kendine dikkat eden hareket olduğunu söylüyorum. Eğer şans eseri hayvanlar için savaşanlar tarafından şiddet kulanılacak olursa, ya da kayıplar yaşanırsa bu duruma tarihsel bağlam ve perspektif içerisinde bakılmalı.”

 

Vlasak bu sözlerini uluslararası medyaya defalarca tekrarladı, şiddetin ahlaken savunulabilir bir taktik olduğu görüşüyle gerçek anlamda  şiddet kullanmayı savunan görüşler arasındaki farkı ortaya koydu. 2004 yılı BBC Radio 4’ün Today programında kendisiyle yapılan röportajda  Vlasak şunları söyledi:

 

“Ben şahsen kimsenin öldürülmesini savunmuyorum, önermiyorum, buna göz yummuyorum. Ben hayat kurtaran bir fizisyenim. Bütün günümü insan hayatı kurtararak geçiriyorum. Benim söylediğim şey, tarihsel bağlam içerisinde, şiddetin hayvan haklarını savunanlara karşı kullanıldığı ve hayvanlara karşı kullanıldığı;
bunun da bizim onlara karşı şiddet kullanmamızdan da farklı olmadığıdır. Zulme karşı verilen bütün mücadelelerde, tarihsel olarak baktığımızda, Amerika’daki kölelik günlerinden Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı günlerine dek şiddet gerekli oldu. Ben hayvan hakları mücadelesini tarih içerisinde görülmüş diğer mücadele örneklerinden farklı görmüyorum”

 

2004 yılı Kasım ayında Avustralya televizyon kanalının kendisiyle yaptığı röportajda Vlasak geri adım atmadı ve programın sunucusuyla arasında şu konuşmalar geçti:

 

 

Jenny Brockie: Ne kadar ileriye gitmeye hazırsınız, çünkü galiba 5, 10, 15 kişinin 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvanın hayatını kurtaracağını söylemiştiniz .Ayrıca şiddetin ahlaken kabul edilebilecek bir taktik olduğunu ve hayvan özgürlüğü mücadelesinde işe yarayabilecek bir taktik olduğunu da söylediniz. Bu sözlerinizin arkasında mısınız?

 

Jerry Vlasak: Hepsinin arkasındayım. Eğer tarihsel açıdan bakarsanız, zulme karşı verilmiş bütün mücadelelere bakarsanız, bu ister G.Afrika’daki ırk ayrımı olsun, Amerika’daki kölelik olsun ya da Kuzey İrlanda’da, İrlanda’da, Irak’ta, Vietnam’daki diğer mücadeleler olsun- yani özgürlük talebiyle yapılan bütün mücadelelere bakıldığında şiddete başvurulduğunu görüyoruz. Ve bu arada, onlar her anlamda şiddet kullanıyorlar. Hayvanları yavaş ve  işkenceler çektirerek öldürdükleri laboratuarlarda şiddet kullanıyorlar, hayvan haklarını savunanlara karşı da şiddet kullanıyorlar. En azından 12 kişi hayvan istismarcıları tarafından  öldürüldü ama bundan bahseden kimse yok.

 

Jenny Brockie: O halde bir hayvanın hayatını kurtarmak için insan öldürür müsünüz, bunu mu söylüyorsunuz?

 

Jerry Vlasak: Bunun hiç olmayacağını söylemiyorum.

 

Jenny Brockie: Önceden söylediğiniz şeye oldukça yakın bir şey söylüyorsunuz.

 

Jerry Vlasak: Beş suçlu dirikesimcinin hayatına yüz milyonlarca masum hayvanın hayatını kurtarmak için son verilmesini savunur muyum? Evet, savunurum.

 

Canlı yayında Vlasak ilk söylediği sözler üzerinde kelime oyunu yapmadan konuştu. Ancak önceki röportajlarının aksine burada Vlasak önceden söylediği şeyin tersini söylüyor, ilk kez hayvanları kurtarmak için dirikesimcilerin öldürülmesini savunacağını söylüyor. Belki yanlış konuştu, ya da duruşu daha da netleşiyor. Bu benim bildiğim kadarıyla şiddet yanlılığını gösterdiği tek örnek.

 

Vlasak, beş milyon masum hayvanın hayatını , hayvanlara işkence edip onları  öldürmekten suçlu, çürümüş insanların hayatına tercih ediyor . Bu görüşlerini ifade etmek onun hakkı. Bu bağlam içerisinde bile Vlasak hala daha anayasal haklarının korumasında bulunuyor; çünkü insanları galeyana getirir bir tarzda konuşmuyor. Kişisel ve varsayımsal kelimelerle konuşuyor, insanların dışarı çıkıp dirikesimcileri öldürmesi şeklinde bir açıklama yapmıyor.

 

Fok Savaşları

 

2005 yılı Nisan ayında Vlasak, Paul Watson ve Sea Shepherd Conservation Society’nin diğer üyeleriyle beraber fok avcılarıyla karşı karşıya gelmek ve onların 350 bin foku öldürmesine engel olmak için  bir araya geldi. Vlasak’ın şiddet üzerine görüşleri öfkeden deliye dönmüş bir fok avcısı tarafından saldırıya uğradığı an teste tabi tutulmuş oldu. Yere devrilip de burnu kanlar içerisinde kaldığında Vlasak saldırıya barışçıl bir  şekilde karşı koydu ve tepki vermedi. Şiddet Peygamberi için garip bir davranış.

 

Kanada Yayın Şirketi (CBC) (Kanada devletinin propaganda aracı ) ile yaptığı bir röportajda ise Vlasak, Prens Edward Adası’nın buzullarından düşmancıl medya ilgisinin sıcak sularına doğru yüzmüş oldu. Fok avcılarının kötülük anlamında dirikesimcilere benzetilip benzetilemeyeceği sorulduğunda Vlasak gözünü kırpmadan “Evet, bence hepsi korkunçlar. Onları durdurmanın bir diğer yolu da şiddet uygulamakla tehdit etmek olurdu ve ben de bu tehdidin arkasında olurdum” dedi.

 

Foklara yönelik barbarca katliamların sözünü etmek yerine CBC ve Vlasak’ı eleştirenler tahmin edileceği gibi bu sözlerinin deyim yerindeyse üzerine atladılar. Fok avcıları yüz binlerce fok üzerine korkunç bir şiddet uygularken Kanada medyası Vlasak’ı şiddet yanlısı ve aşırı uçlarda bir tip olarak resmetti. Kanada medyasının  çoğu gerçekten de fokların katledilmesini “insani” öldürme metodlarının kullanıldığı (mesela bebek fokların derisini hayvanın bilinci yerindeyken ve hayvan canlıyken soymak gibi) saygı değer bir gelenek olduğunu söyleyerek savundu. Sea Shepherd  yönetim kuruluna ikiyüzlülük dolu halk baskısı uygulandı ve yönetim kurulu Vlasak’ı görevinden aldı.

 

Vlasak tartışmalı sözleri karşılığında yüksek bir bedel ödedi ama, bir yandan da provokatif bir duruş sergileme ve tutarlı bir şekilde özgürlük etiği ve politikası mantığı yürütebilme anlamında da tebrik edilmeli. Vlasak’ı hayvan hakları hareketi içerisinde eleştirenler, Vlasakın hayvan hakları hareketine dair yarattığına inandıkları olumsuz imaj sebebiyle dırdır ededursunlar Vlasak  bir yandan da büyük bir uluslar arası medya ilgisinin odağı oldu ve böylece de dirikesimin korkunçluğu ve fok katliamları ile  ilgili bir çok kitleyi eğitme fırsatını değerlendirme şansını yakaladı. CBC olayında görüldüğü gibi, Vlasak’ın medyanın  ilgisini çekmesi demek bu ilginin her zaman hayvanların içinde bulunduğu kötü duruma yönelik olmayacağını, mesela tartışmaya açık sözlerine yönelebileceğini de düşünmemiz gerekiyor. Bu durumda medyanın ilgisini çekmek  için provokatif sözlere ve eylemlere ihtiyaç olsa da medya böyle bir durumda hemen konuşmaların, sözlerin ve eylemlerin referanslarına değil konuşan ve eyleme girenlerin kendisine odaklanabilir.

 

Bu yüzden Vlasak için ortadaki sorun, mesajı hayvan sömürüsü ile bağlantı halinde tutmak, yoksa kendi sözlerinin ne olduğu ile değil; gerçek şiddet ve terörizmin hayvanları sömürenlerden kaynaklandığını, hayvan özgürlükçülerinden kaynaklanmadığını göstermek. Gerçekten de yaptığı her konuşmada Vlasak, hayvan özgürlüğü hareketini şiddet uygulamakla suçlayanlara rağmen bu korkunç iki yüzlülüğü ifşa etmeye çalışıyor, oysa hayvanları sömürenler her yıl dünyayı hayvanların kanıyla yıkıyorlar, hayvan özgürlüğü eylemcilerine saldırıyor ve bazen de onları öldürüyorlar.

 

İkiyüzlülük Koridorları

 

Vlasak hayvanları sömürenlerin şiddet kullanmayı tekelleştirme hakkına meydan okuyan sözlerinden dolayı çarmıha gerilirken, içeriği iğrenç şeylerle dolu konuşmalar eğer Sağ’dan geliyorsa hiç fark edilmiyor bile. Sağ, Ward Churcill’in 11 Eylül  kurbanlarının birşekilde “küçük Eichmannlar” olduğunu söylemesi üzerine kalp krizi geçirdi, ama Afganistan ve Irak’ta görev yapan üç yıldızlı deniz generali James Mattis  açık açık “ aslında  Iraklıları öldürmek çok eğlenceli. İnsanları vurmak çok eğlenceli” dediğinde öfke patlaması ya da kovma tehdidi filan yaşanmadı hiç. Gene Bush’un yakın arkadaşı, Ebu Garib ve diğer yerlerde Iraklı tutuklulara uygulanan işkenceleri haklı çıkaran politikaları planlayan Alberto Gonzalez de uluslararası hukuku ve insani politikaları alenen çiğnediği için kovulmamakla kalmadı bir de bunun üstüne general yapıldı.

 

Peki sağ kanattan yazar Ann Coulter “Timothy McVeigh’le (Oklahoma bombacısı) ilgili tek pişmanlığım onun New York Times Binasına gitmemiş olması “ gibi saçma sapan şeyler söylediğinde neden bu kudurmuş tepkilerden eser  okunmuyor ortada? Coulter  için “liberal” oldukları sürece insan öldürmekte bir sakınca yok. Ted Nugent’ın 2005 yılı Mart ayı NRS kongresinde söylediği şu sözler için neden tepki gelmedi: “Alamo’yu hatırlayın! Vurun onları!”. Alkış almak için bağırmıştı, “ size ne kadar radikal olduğumu göstermek istiyorum. Araba hırsızlarının ölmesini istiyorum.Tecavüzcülerin ölmesini istiyorum.Hırsızların ölmesini istiyorum.Çocukları taciz edenlerin ölmesini istiyorum. Kötü adamların ölmesini istiyorum. Mahkeme filan yok.Kefalet yok.Erken tahliye yok. Hepsinin ölmesini istiyorum. Elinize bir silah alın ve size saldırırlarsa vurun onları.” Nugent açık açık cinayetten bahsediyor, hem de hiçbir yasal sürece dahil olmaksızın. Hak yok, anayasa, mahkeme sistemi veya adalet filan da yok. Nugent faşist sözleri için bir bedel ödedi mi? Ona destek verenler ondan uzak durmaları için zorlandılar mı? Tabi ki hayır. Nugent toplum tarafından onaylanan hayvan cinayetlerine devam ediyor, oysa Vlasak tür ayrımcısı şiddetin kurallarını ihlal ederek hasta ve yolundan sapmış bir dünyanın aşağılamasıyla karşı karşıya kalıyor.

 

Nugent gibi geri kafalı insanların şiddete başvurması ayrı bir şey ama son zamanlarda Kongre’de sağ kanat üyelerinden şiddet tehditleri geliyor. Nisan-Mayıs 2005 tarihinde Terri Schiavo’nun (ötenazi istenen bir hasta.Kocası ötenazi yapılmasını isterken ailesi buna karşı çıkıyor, iki taraf arasında yargı yolu açılıyor. Dava 1998’de başlıyor, sonuç koca lehin 2005’te alınıyor, ötenazi yapılıyor) hayatını kurtarma çabalarının sonuç vermemesi üzerine “hayattan yana” muhafazakarlar “eylemci hakimler”e karşı haçlı seferi başlattılar- yani liberal hakimleri kastediyorlardı-soldan aşırı sağa kadar her konuda karar veren kişilerden söz ediyorlardı. 4 Nisan’da Senato’da konuşan Cumhuriyetçi senatör John Cornyn Shiavo meselesinden söz ederek 1 Mart tarihli Anayasa Mahkemesi kararının “eylemci yargı” sonucunda gençler için ölüm cezasını iptal ettiğini söyledi. Ne zaman liberal duyarlılıkları olan bir hakim dinci sağın politik ajandasına uymayan kararlar verirse  o zaman” yargıda eylem” söz konusu oluyordu.

 

2005 yılı Nisan ayında meydana gelen korkunç olayda Chicago ve Atlanta’da 2 hakim vurularak öldürüldü. Senatör John Cornyn bu olayın ardından şunları söyledi: “ burada sebep sonuç ilişkisi var mı bilmiyorum, ama  bu ülkede mahkeme şiddeti örnekleri gördüğümü söyleyebilirim. Ve merak ediyorum; bazı durumlarda bazı yerlerde bazı kişilerde hakimlerin politik kararlar verdiği ama halka açıklamadığı durumlar olabilir mi, yani öyle ki , bu durum öyle bir hal alıyor ki, sonunda bazı insanlar şiddete başvuruyor olabilir.Haklı görmesem de bu konuda benzeri fikirlerim var.”

 

Cornyn alçak sese federal hakimlerin öldürülmesini kınarken diğer taraftan aslında “eylemci” hakimlerin sağ kanatın hedeflerine uymamaları sebebiyle öldürülebileceğini de söylüyor. Bu tehditkar durumdan kısa süre önce bir çok hakim Terri Shiavo’nun hayatını kurtarmaya yönelik bütün yasal başvuruları reddettiğinde House Majority lideri Tom Delay tehditkar bir sesle” bundan sorumlu olanların bedelini ödeyeceği gün de gelecek” demişti.

 

Ancak Cornyn ve Delay başka bir şekle sokmak isteseler de söyledikleri şeyler homofobi, militarizm, emperyalizm ve silahlara sınırsız bir oradan ulaşma izni ve ölüm cezasının daha geniş bir ölçekte uygulanması gibi “hayattan yana” sağ kanat değerleriyle ve “ana akım” Amerika  ile güya bağlantısını kaybetmiş liberal hakimlerin cinayetiyle alakalı hem tehdit cümleleridir, hem de özür beyan eden cümlelerdir. Hepsi de Jerry Vlasak’ın söylediği sözlerden çok daha tehdit dolu sözler. Bu ülkede aşırı sağcı duyguların geçerliliğini düşündüğümüzde Neo Nazilerin, kafayı sıyırmış kürtaj karşıtlarının ve diğer grupların ciddi bir şiddet ve cinayet kaydı olduğunu görüyoruz ve kayıtlara baktığımızda Cornyn ve Delay’in sözlerinin Vlasak’ın söylediği sözlere kıyasla gerçeğe daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Vlasak’ın sözleri insanlara yönelik şiddet kaydı bulunmayan bir yer altı özgürlük hareketine işaret ederken Cornyn ve Delay’in sözünü ettiği ultra sağcılar hem şiddeti övüyor hem de şiddete başvuruyor, patlamayı bekleyen bir bomba gibiler aynen. Eğer birileri kalkıp da onların sözlerinden etkilenerek federal bir hakime suikast düzenlerse, Cornyn ve Delay burada söz konusu cinayetten paylarına düşen sorumluluğu yüklenmek zorunda.

 

Amacını Aşmış İmtiyazlar

 

Burada ahlaki öfkemizi perspektif içerisine alalım. Burada hayvanları küçük kafeslere, beton zindanlara tıkıp beyinlerini elektrotlarda işgal edip vücutlarına toksik kimyasal maddeler enjekte eden, onları radyasyonla zehirleyen, kafataslarını pnömatik araçlarla şişiren, cinsel organlarını parçalayan, göz kapaklarını diken vb bir çok şey yapan insanlarla, dirikesimcilere ve bu tür insanlara karşı şiddet kullanmayı tartışan ya da bunu savunan bir hayvan özgürlükçüsü arasındaki farktan bahsediyoruz. Barbarlıkların bir sonu yok, Dr. Mengele’nin kurbanlarına yaptıklarının çok ötesinde bir şeyden söz ediyoruz. Bizler sırf merhametinden sebep nefret ve küçümseme duygusuyla hayat alanlara karşı hayat kurtaran bir travma cerrahından söz ediyoruz. Gerçek terör ya da gerçek terörizm Jerry Vlasak gibi birisinden kaynaklanmaz; kürk çiftlik sahiplerinden, dirikesimcilerden, avcılardan, tuzakçılardan, fok avcılarından, balina avcılarından, fabrika çiftlikleri ve mezbaha sahiplerinden ve sürüp giden hayvan soykırımından akan kanla ve acıyla  çıkar elde eden şirketlerden kaynaklanır.

 

Ne İngiltere ne de ABD’nin Jerry Vlasak’tan korkmak için bir sebebi yok. Bırakın her hayvan sömürücüsü ALF ismini duyup da korkuyla titresin, ama vatandaşların büyük acı ve esaret altında yaşamaya çalışan hayvanları bariyerleri ve güvenlik sistemlerini aşarak kurtarmaya çalışan  cesur, kendini davasına adamış ve merhametli bu canlardan korkması için hiçbir sebep yok.

 

Ama tam tersine, aşırı sağcı ABD hükümeti aşırı sağcı politik grupları “ülke  içi terörizm ” listesinden sildi. ALF ve ELF’ten farklı olarak, Army of God (Tanrı’nın Askerleri) gibi gruplar ve milisler insanlar için gerçek bir tehdit, çünkü şiddet ve nefret kayıtları bulunuyor. Bu ülkede bir şirketin çıkarlarını tehdit etmek; Oklahoma City’deki Alfred P Murrah Federal Binası’nı havaya uçurup 168 insanı öldürmekten, 500 kişiyi yaralamaktan; Atlanta Olimpiyatlarına bomba yerleştirerek 1 kişiyi öldürüp 100 kişiyi yaralamaktan; kürtaj yapan doktorları öldürmekten; siyahları, Yahudileri, göçmenleri öldürmekten; antrax, sodyum siyanür bombaları gibi kitle imha silahları, makineleri tüfekler, yüzbinlerce adet cephanelik ve uzaktan kumandalı patlayacılara sahip olmaktan daha ciddi bir tehdit.

 

 

Bunların hepsi aşırı sağın suçları, devlet ALF yerine aşırı sağın sayısız kuruluşlarına vatandaşları ve ülke güvenliği için daha az bir tehdit  oluşturuyor gözüyle bakıyor. Ama ALF insanları değil, şirketleri tehdit ediyor; bu kafayı sıyırmış toplumda çıkarlar hayattan daha değerli olduğu için ALF ve ELF bir numaralı Halk Düşmanı olarak görülüyor.25  Nisan 2005 tarihli newsday.com sitesinde şöyle bir yazı vardı: “ İç güvenlik birimlerinden gelen bir habere göre ALF El-Kaide’yi desteleyebilecek ülke içi terörizm tehditi yapan gruplar arasında gösteriliyor”. Bu belge saçma sapan bir şey, gerçeklerin saptırılması ve hayal gücünün işi demek bu. ALF’in politik görüşleri Sol anarşist görüşlerden oluşuyor,ve El-Kaide’nin fundamentalist, otoriter ve ataerkil, şiddet yanlısı görüşlerine taban tabana zıt. ALF’in El-Kaide’yle felsefi veya pratik hiçbir bağı yokken ABD’deki aşırı sağcıların ABD hükümetine yönelik şiddet içeren muhalefete ve Amerikalı vatandaşlara karşı terörist saldırılara büyük bir eğilimi var. Dış İlişkiler Konseyi’ne göre;

 

“El-Kaide ile yurt içi terörist gruplar arasında işlevsel hiçbir bağ yok ,ama bilgi toplayan kuruluşlar Amerikalı aşrı sağcıların ve İslamcı militanların Yahudiler, Masonlar ve diğer grupların dünyayı kontrol etmek istemesiyle alakalı benzer teoriler yaydığını ortaya koydu. Dahası, bazı beyaz sağcılar 11 Eylül eylemlerini alkışladı. Ulusal İttifak adında Batı Virginia’da bulunan Neo Nazi grubunun liderlerinden birisi “ Yahudileri öldürmek için uçakları binalara doğru süren herkese saygım var. Keşke üyelerimizde bunların yarısı kadar cesaret olsa” demiştir.

 

Medyanın dil hakimiyeti ve tahakkümüyle, halkın genel görüşüyle beraber Sağ ve Şirket Amerikası “terörizm” söylemini ve bunun tanımlarını kontrol ediyor. Görünüşe göre, bu altın standartlar sayesinde devlet şiddeti, şirket  şiddeti ve insan türünün hayvanlara karşı yürüttüğü şiddet terörizm tanımından çıkartılıyor, onun yerine mal ve mülkün yok edilmesi, şiddet ve yıkımın belgelenmesi ve diğer hayvan hakları ve çevreci kuruluşların taktikleri –ve genel anlamıyla muhalif duruş- bu tanıma dahil ediliyor. Bir kez güç ve şiddet uygulamaya konulduğunda (dil terörizminin şiddeti ve gücü) şirket-devlet kompleksi o zaman kendi meşruluğuna meydan okuyan herkese uygun baskı ve saldırganlıkla cevap verebilir.

 

ABD yurttaşlarının karşısındaki, aslında bütün dünyanın karşısındaki en önemli tehdit, gezegen üzerindeki en önde gelen terör tehdidi olan ABD devletidir. Nikaragua’dan Şili’ye, Vietnam’dan Irak’a, İran’dan Endonezya’ya kadar  ABD terörist devleti düzinelerce sayıda bağımsız ya da demokratik yöntemle seçilmiş hükümeti devirmiş, sistemli bir şekilde insan haklarını  işgal etmiş, bir anda on binlerce insanı katletmiş, faşist hükümetlere ve juntalara yardım ve yataklık etmiş ve mümkün olabilecek her şekilde –ister serbest pazar isterse kurşun aracılığıyla- bütün gezegeni hakimiyeti altına almanın yollarını aramıştır.

 

 

Hayvanları sömürmekte çıkarı olanlar için Jerry Vlasak bir tehdittir, aşırı uçta birisidir. Akılcı, adil ve şiddet içermeyen bir dünya için mücadele edenler, en temel hak ve adalet kavramlarına hayvanları da katmak isteyenler için o bir özgürlük savaşçısıdır. Belki yaklaşmakta olan karanlık bir geleceğin kehaneti de olabilir, hayatı ve gezegeni yok etmeye ant  içmiş insanlarla onları durdurmak amacında olanlar arasındaki iç savaş, modern özgürlük hareketlerinin bir parçası olan şiddete başvurmak üzere olabilir. Şu ana dek, hayvan özgürlüğü hareketinin John Brown ya da Nat Turner’ları yok, ve bu da sadist insanların hayvanları maruz bıraktığı korkunç şeyleri ve hakiki şiddetin boyutunu bilen, kısıtlanmış eylemciler için önemli bir işaret oluyor.

 

Çeviri: CemC

 

 

 

 

Malcolm X’in Dönüşü

Dr. Steven Best

07.10.2010

 

“  Bir devrimin parçası olan insanlar sistemin bir parçası haline dönüşmezler; onlar sistemi yıkarlar”.

 

 

Malcolm X

 

Malcolm X bir keresinde şöyle söylemişti: “ Devrimler asla taviz vermez. Devrimler asla uzlaşmaya dayanmaz.” Eğer bugün hayatta olsaydı (ki dün akşam rüyamda hayatta olduğunu gördüm), bence bugün de devrimin doğası ve devrime duyulan ihtiyaç ile ilgili görüşlerini 1965 yılında uğradığı suikast sonrası meydana gelen dramatik değişikler üzerinden açıklamaya devam ederdi. Onun şunları söyleyebileceğini hayal ettim:

 

 

Devrimler yatak odalarında hazırlanan bloglardan meydana gelmez, vegan keklerin pişirildiği şehir mutfaklarından da akmaz, değişik yerlerde lifestyle veganizmi ya da anarşizmin pozlarını veren tüketicilerle de hayata geçmez. Devrimler;  organize toplumsal hareketler işbirliği halinde ortak bir amaç uğrunda küresel kapitalizm makinesini milletten millete, kıtadan kıtaya ve bütün yarımkürelerde bozup, engelleyip, işlemez hale getirince tutuşur, patlar ve yayılırlar.

Eğitim önemlidir; boşu boşuna eğitime “geleceğe götüren pasaport” adını vermedim. Ama aptal olmayın ya da Sokratçı bir soytarı olmayın: eğitim ajitasyon olmadan işe yaramaz, öğrenmek dediğin kitaplardan ve sınıflardan olduğu kadar sokaklardan ve politik mücadeleden de gelir.

Devrim kendi kendine gelmez- “tarihin yasaları” sonunda ya da “eğer isterseniz” türü fikirlerin sonucu, biz sabırla 100. maymunu ya da en büyük kitleyi, “görülen en büyük yürüyüşü” ya da veganizmin kaçınılmaz şekilde büyümesini beklemeye devam ederken meydana gelmez. Vegan etik ve beslenme biçiminin önemini anlayabiliyorum, ama bu da beyaz elitizminin bir başka çeşidi sadece. “Vegan devrimi “şeklindeki içi boş iyimserlikler  ise bana Batı dünyasındaki devasa “kazanımlar”, ve dünyanın en kalabalık iki milleti olan Çin’de ve Hindistan’da et endüstrisinin yaygınlaşmaya başlaması gibi gerçekler karşısında gerçekten gülünç görünüyor.

Hayır, devrim bir vizyon, bilgi, irade, eylem ve amansız bir adanmışlık ürünüdür, bütün reformist illüzyonların , şirket medyasının, politikacıların ve devletin reddedilmesi ve yerel anlamda yurttaşlık ve demokrasinin yeniden inşa edilmesidir.

Radikal bir değişimin nesnel koşulları –bugün devletin ve ekonominin başını ağrıtan yapısal problemlerden çok  acil çözüm gerektiren ekolojik bir krizden kaynaklanıyor- artık o anın geldiğini haber veriyor, artık çürüme yaşanıyor, kitlesel ve sistemik bir başkaldırının zamanının bugün değil dün, ya da on yıl önce ya da yüzyıllar önce olduğu anlaşılıyor.

Özellikle de Batılı zengin elitlerin çıkarları ve o yozlaşmış keyiflerine bakıp öznel koşulları  göz önüne aldığımızda   her şey kötü görünse de bu koşullar kazanılmak zorunda, hayata geçmek ve tarihte daha önceden görülmemiş bir ölçek ve hızla geliştirilmek zorunda.

Medeni  haklar, insan hakları, uluslararası haklar, cinsiyet ayrımcılığına, ırkçılığa, yoksulluğa ve savaşa son. Evet !

Ama bu yeni bir gün, yeni bir dönem, yeni bir dünya. O harika hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinden doğa ve hayvanların haklarını da talep etmemiz gerektiğini öğrendim.  İçimizdeki sömürgecileri ve emperyalistleri yok etmeli, kibir ve kendini beğenmişliğimizi bir kenara atmalı, hissetme yeteneği bulunan bütün canlılara eşit şekilde saygı duymalı; hayatla, toprak ve denizle uyum içerisinde yaşamalıyız.

Ancak hayvan hakları hareketlerinde dirençli sorun çıkaran bölümler var, bu tek konu odaklı liberal tüketiciler için kapitalizmin ortadan kaldırılmasından söz etmedikçe türlerin” köleleğine son vermekten” söz etmemenizi istiyorum. Günümüzdeki en ölümcül kötülük bu manyak ve amansız kapitalist sistemdir, bu sistem büyüme, çıkar, iktidar, şiddet kullanarak boyun eğdirme ve muhalefetin bastırılması ve mutlak kontrol saplantısı ile büyür.

Akıl dışılık karşısında akıl yürütmezsiniz, faşizmle oynamazsınız, tahakkümle flört etmezsiniz ya da patolojik iktidara vaaz vermezsiniz. Karşı bir güç oluşturursunuz, bu öyle bir güçtür ki kökleri sağlamdır, yaygındır, taviz vermez ve tarihin izlerini taşır,  fantastik olasılıkları haber verir.

Beraber çalışarak değişik direniş topluluklarını mobilize eden farklı eleştiri ve taktikler aracılığıyla, militan gruplar ve pozisyonlardan oluşmuş bir cephe ile tahakküm yapılarına saldırılabilir ve geleceğe  giden yolun kapısı açılabilir. Bu yüzden lütfen, ya total devrimden söz edin ya da hiç etmeyin. Kapitalizmin ortadan kaldırılması için çalışmadığınız sürece türlerin köleliğine son verilmesi konusunda sessiz kalın. “Hayvanların eşya statüsünde olması” konusunda  eğer özel mülkiyet sistemini yıkmayı planlamıyorsanız, hiç bağırıp çağırmayın.

Siz kapitalizmin malısınız; ben de; topraklar, kaynaklar ve zenginlik de; ve devlet de, politik sistemler de ve mahkemeler de onun malı. Kapitalizm sonsuz bir uçurumdan başka bir sınır tanımaz, değerlerin takas edilmesinden başka bir değer bilmez. Hayat, kan, ızdırap, soykırım, türlerin yok olması ve biyolojik çöküş bu tımarhaneyi yöneten kasaplar, bankacılar, nihilistler ve sosyopatlar için hiç bir şey ifade etmiyor. Sistem çıkarı kutsal diye yüceltirken hayatı bayağı ve basit şeklinde kirletiyor, aşağılıyor; teröristlere özgürlük savaşçıları derken özgürlük savaşçılarına terörist diyor. Herşey alt üst olmuş, ancak devrim her şeyi olması gerektiği hale getirebilir.

Ama ben ayrıca bizleri antroposentrizm, hümanizm ve türcülük tarafından şekillendirilmiş tarihin en eski hatalarından, kök salmış ilüzyonlarından ve felaketlerinden koruyacak bir paradigma değişikliğine yöneltecek ahlaki bir devrimle de desteklenmemiş ve bilgilendirilmemiş, ama eski ekonomik ve politik diktatörlükten kurtulmuş bir post-kapitalist toplumun ne  olursa olsun gene zehirli, gerici ve dominant bir kültür olarak kalmaya devam edeceğini de biliyorum.

Bu yüzden kısmi mücadelelerimizi daha geniş, daha derin, daha kompleks ve kapsayıcı politikalarla değiştirmeliyiz. Artık tek bir tahakküm sistemini eleştirmeyi bırakıp on binlerce insan ruhunda ve insan toplumlarında kanser gibi yayılmış olan sistemli bir boyun eğdirme ve şiddet yapısı olan hiyerarşinin eleştirisine yönelmeliyiz.

Aciliyetle, militanca mücadele edeceğiz, şu andaki krizin talep ettiği şeyleri çözeceğiz ve eğer kıyameti koparabilirsek kazanabiliriz de. Ama sessiz kalmamızı isteyen ya da hapse atılmamızı, ölmemizi isteyen faşistleri asla küçük görmemeliyiz, ne de tarihini bu hayati öneme sahip dönüm noktasında, bu potansiyel ekolojik, sosyal ve biyolojik dönüm noktasında bizi bekleyen büyük mücadeleyi hafife almalıyız.

Ve son olarak, insanlardan hippilerin barış ve aşk rüyalarını bir kenara bırakmalarını istiyorum; benim zamanımda bunlar bir şakaydı , bugün artık bir farsa dönüştüler. Bu bir sohbet, bir argüman, bir görüşme filan değil. Bu bir savaş, her yerde ciddi düşmanlarımız var. Ve bir savaşı kazanmak  için masadan hiçbir taktiği kaldıramazsınız.

Günümüzde hayvan hakları hareketinde aptal insanların, fundamentalistler, sahte peygamberler, hainlerin olduğunu biliyorum, bu insanlar savaştan söz edilmesini sevmez ama sadece kendilerinin, kendi Krallarının, peygamberlerinin kavrayabildiği Hakikati reddeden herkese  saldırmaya, sözel şiddet uygulamaya ve onları sabote etmeye bütün zamanlarını ayırırlar. Bu insanlar sokağa yabancıdır, bu evcil tutsaklar korolarına bloglarından direnişin, doğrudan eylemin ve militan mücadelenin “şiddet yanlısı” bir şey olduğunu söylerler.

Ama söz konusu meşru müdafaa oldukça  ya da masum hayvanların savunulması ve dünyanın savunulması oldukça bu sert taktiklere şiddet diyemem. Ben buna zeka derim.

Ve böylece kardeşlerim, arkadaşlarım ve yoldaşlarım,  hayvan ve dünya özgürlüğü için mücadele edenler, sizler yeni devrimci dalgasınız, sizleri selamlıyorum. Sıkı dövüşün, cesurca dövüşün, ve hepsinden önemlisi –ki bunu ben de daima yaptım- “nasıl gerekiyorsa öyle” dövüşün.

Çeviri:CemC

 

Hayvanat bahçeleri ve doğanın sonu

Dr. Steve Best

Hayvanat bahçeleri, postmodern dünyanın küçük bir sembolü haline geldi.

İnsanların, devlet politikalarının,ve daha birçok şeyin sahte olduğu Ulusal Eğlence Devleti’nin  sahte-yalanlarla dolup taşan dünyasında yaşıyoruz. Pekiyi, insanoğlunun yapay doğa yaratma çabası, hayvanları bu ortamda yaşatma isteği, onları yaşam alanlarından ayırma isteği nereden kaynaklanıyor? Gezegenin kapitalist sömürge sistemi, doğal dünyadan geriye çok az şey bırakıyor.Ve hayvanat bahçeleri, yaşam süreçlerinin metalaşmasını, dağılmasını, parçalanmasını gerçekleştirirken, aynı zamanda biyoçeşitliliğin yapaylaştırılıp gözler önüne serilmesine neden oluyor.

(daha&helliip;)

21. YÜZYIL DEVRİMİ

Dr. Steve Best

Arkadaşlarım, özgürlük, haklar, demokrasi, merhamet etiği, barış, türler arası adalet ve ekoloji adına girişilen mücadelede bir çok başarı kazanıyoruz.

Ama savaşı kaybediyoruz.

Hırs, şiddet, çıkar, tahakküm ve talan karşı yapılan savaşı. Uluslar arası şirketlere, dünya bankalarına, ABD İmparatorluğuna, Batı’nın askeri makinelerine karşı olan savaşı. Ekonomik büyüme, teknolojik gelişmeler, aşırı üretim ve aşırı tüketimin hastalık gibi çoğalm yayılmasına karşı olan savaşı.


Son 30-40 senede yoğun ekolojik ve toplumsal mücadeleler olmasına rağmen demokrasi ve ekoloji savaşında gücümüzü kaybediyoruz.

Son 20 yıl içerisinde neoliberalizm ve küreselleşme olguları toplumsal demokrasileri yok etti, zengin ve yoksul arasındaki uçurumları daha da çoğalttı, çiftçileri işsiz bıraktı ve bütün dünyayı bir pazar haline çevirdi. O eski tip emperyalizm ve kaynak elde etme biçimleri yerine artık insanlar genetik mühendislikle, biyokorsanlıkla, gen patentiyle ve tohum tedarikinin kontrolüyle karşı karşıya. McDonaldslaştırma sonucunda tarım işi dünya çiftçilerinin çabalarını yoke diyor. Şirket iktidarı insanlar küçüldükçe daha da büyüyor.

Ekolojik çöküşün işaretlerini azalan ormanlardan balık sahalarının yok olmasına, artık yok olmak üzere olan yabandan yükselen deniz seviyelerine dek bir çok yerde görebiliyoruz. Tarih boyunca toplumlar yerel çevrelerini yok etmiştir, ancak son 20 yılda insanlık gezegenin ekolojik dengesini küresel iklim değişikliğine sebep olacak denli zorlamış durumda. Dahası, gezegenin tarihindeki 6. Yok oluş krizi döneminde yaşıyoruz, sonuncusu bundan 65 milyon yıl önce dinozorlar döneminde olmuştu. Son beşinden farklı olarak bu sonucusu insan eylemlerinin sonucu meydana gelmek züere; bizler dünyaya çarpan meteor gibiyiz. Doğal kaynakları koruma biyologları önümüzdeki 20-30 sene içerisinde dünyadaki bitki ve hayvan türlerinin üçte birinin ya da yarısının yok olabileceğini öngörüyor.

Küresel kapitalist sistem insanlara, hayvanlara ve doğaya zarar veriyor. Sürdürülebilir olması imkansızdır, ve 300 senelik endüstrileşmenin faturası kesilmektedir artık. İnsanileştirilemez, medeni bir hale getirilemez ya da yeşilci bir hal alması sağlanamaz, artık bütün katmanlarda gücü yetecek bir devrimle dönüşmesi gerekiyor- ekonomik, politik, yasal, kültürel, teknolojik, ahlaki ve kavramsal katmanlar söz konusu.

Son otuz senede çevreciliğin toplumsal adalet olmadan gerçekleşemeyeceği ve toplumsal adaletin de çevrecilik olmadan başarılı olmayacağına dair giderek çoğalan bir farkındalık söz konusu. Özellikle bu durumun ABD’de EarthFirst! Hareketinde, kereste çalışanlarında, Zapatista platformunda ve 1999 Seattle ayaklanmasında görmek mümkün.

Ancak birşeyler eksik sanki, buradaki denklemde bir eksiklik var, strateji bir türlü işlemiyor. Bir türün çıkarları ortaya konurken milyonlarca diğer tür üyesinin çıkarı sırf insanlar onları kullanacak diye görmezden geliniyor. Ancak son otuz yıl içerisinde yeni bir toplumsak hareket ortaya çıktı- hayvan özgürlüğü hareketi. Gücü ve potansiyeli henüz anlaşılamadı ama 21 .yy politikası içerisinde eşit bir temsiliyeti hakediyor gerçekten.

Barış, adalet, demokrasi ve ekoloji uğruna mücadele eden ilerici insanlar hayvan özgürlüğü hareketinin geçerliliğini ve bu harekete olan gereksinimi iki sebep dolayısıyla tanımalılar. Öncelikle ahlaki bir açısından hayvanların maruz bırakıldığı zulüm, sömürü ve acı o kadar büyük o kadar yoğundur ki merhamet, adalet, hak sahibi olmak ve şiddet karşıtlığı gibi talepleri olan herkesten politik bir tepkiyi haketmektedir. Her yıl 70 milyar kara ve deniz hayvanı gıda olmak üzere öldürülüyor; milyonlarcası deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde ya da av alanlarında ve sayısız diğer öldürme alanlarında yok ediliyorlar. İkinci olarak, stratejik bir anlamda hayvan özgürlüğü hareketi insan ve hayvan özgürlüğü hareketleri için olmazsa olmaz bir konumdadır. Bir çok temel noktada insanların hayvanları tahakküm altına almış olması insanın insana tahakkümünün altında yatan gerçektir, ayrıca bu çevre krizini büyüten bir gerçektir de aynı zamanda. Dahası, hayvan özgürlüğü hareketi günümüzün en hızlı ve dinamik şekilde büyüyen ve diğer özgürlük hareketlerinin görmezden geldiği, aşağıladığı ve basit gördüğü bir toplumsal harekettir.

Artık insan, hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinin birbirilerine bağlı olduğu ve birisi özgür olmadan diğerlerinin de özgür olamayacağı biliniyor. Bu yeni bir öngörü değil, aslında bu bugüne dek kaybedilmiş bir hakikat ve bilgeliğin geri dönüşü. 2500 önce şu sözleri söylene Batılı filozof Pisagor’u hatırlayın: “insanlar hayvanları öldürdükçe bir birlerini öldürmeye devamedecek. Gerçekten de cinayet ve ızdırap tohumları ekenler neşe ve sevgi biçemezler.”

Moral bozucu bir hakikate lazer ışını gibi odaklanmaya ihtiyacımız var: dünya çapında çevreci ve hayvan haklarını savunan hareketlerin son 40 senede elde ettiği kazanımlara rağmen biyoçeşitliliği kurtarmak, yağmur ormanlarının, yüzey toprağının, mercan kayalıklarının yok edilişini yavaşlatmak ya da buna son vermek; giderek daha da kötü bir hal alan kaynak savaşlarını önlemek; hayvanlara karşı yürütülen gaddar soykırıma son vermek; politikalar ve eylemler bir yana zihinlerimizde iklim değişikliği felaketinin kavramak anlamında yürütülen mücadele kaybediliyor.

Durumun aciliyeti krizin şiddetine uygun olarak artıyor. Kurumlar aracılığıyla yapılması istenen yasal değişiklikler, ılımlılık politikaları, taviz verme ve işi ağırdan alma tarzındaki tavırların yetersizliği alenen görülebilir; çünkü bir çok insan artık daha radikal değişim taktiklerine doğru yöneliyor. Şu andaki konunumuzda “aklı selimlik” ya da “ılımlı olmak” gibi tavırlar tamamen mantık dışı ve kabul edilemez olarak görülüyor, çünkü gerekli ve uygun olan eylemlerin ancak “aşırı” ve “radikal” eylemler olduğu göze çarpıyor.

Atina’dan Paris’e ve Brezilya’ya artık bildiğimiz anlamda politikanın bir işe yaramayacağına dair bir idrak artışı görülüyor. Eğer yeni mücadele biçimleri, yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmek yerine onların kurallarıyla oynarsak her seferinde kaybetmeye mahkumuz. Dünyayı savunmak için kesin ve kati eylemler gerekiyor: yollar tıkanmalı ,ağlar kesilmeli, kafesler boşaltılmalı. Ancak bunlar tepkisel ve anlık ölçüler oluyor, bunlara ek olarak radikal hareketler ve ittifakların insanlık, hayvanlar ve dünya adına topyekün özgürlük uğruna mücadele birliği yapması gerekiyor.

Çeviri:CemC

ALF VE ELF

TERÖRİST KİMDİR?

 

PAUL WATSON

Steve Best ve Anthony J.Nocella ‘nın Terrorists or Freedom Fighters:Reflections on the Liberation of Animals kitabından çevirilmiştir.

ALF ve ELF terörist gruplar olarak adlandırılabilir mi?

Bu sorunun cevabı eylemleri kimin yargıladığına bağlı. Terörizm suçlamaları genelde çok keyfidir. Terörizm konusunda nesnel bir yargı merci bulunmadığını söyleyebiliriz. Aslında, 11 Eylül sonrası ABD’sinde bu yafta medyada öylesine gelişigüzel kullanılmıştır ki kelimenin gücünü kaybetmek üzere olduğunu söyleyebiliriz. Bu sözcük giderek İngilizce’de en çok, en düşüncesizce, umursamadan ve sorumsuzca kullanılan sözcük haline geliyor.

(daha&helliip;)

Radikal Köle Karşıtlığı Manifestosu:

 

Gereken Her Türlü Şekilde  Total Özgürlük

Dr. Steve Best

I.
Hayvanları Savunma Hareketi artık ya öleceği ya da yapması gerekeni yapacağı bir dönüm noktasında bulunuyor. 1980lerin başlarında yeni bir hayvan hakları hareketi potansiyelleriyle dopdolu bir biçimde parıldıyordu; birkaç sene içerisinde bu ışık yozlaşma, oportünizm ve bürokrasinin samimi bir değişim vaadinin içini boşalttığı bir şekil aldı. Evrim geçirdikçe PETA ve diğer gruplar, HSUS (ABD İnsancıl Topluluğu)’na özenerek dev şirket canavarları ve ana akım makinelerine dönüştüler. Taviz verir bir şekilde hayvan hakları grupları sürüp giden hayvan kırımını yok etmek yerine onu düzenlemek amacıyla sömürü endüstrileriyle beraber çalıştılar.

Örneğin son on yıl içerisinde PETA McDonalds’ı, Burger King’i ve KFC’yi kafes boyutlarını büyütmek ve “daha az zulüm içeren ve daha fazla kazanç sağlayan” kesim metodları uygulamaları konusunda zorladı, aynı anda HSUS yoğun şekilde “insancıl et” ve “kafesten elde edilmeyen yumurtalar” konusunda kampanyalar yapıyordu. Bu gruplar nihai anlamda sömürenlerin çıkarlarına hizmet edip genel anlamda kapitalist prensipleri baş tacı ediyordu. Ancak 1980lerde PETA’nın ciddi bir kuruluş olarak başlayıp ALF’i savunmaya devam etmesine rağmen HSUS 1954’teki kuruluşundan bu yana bürokratik bir refahçı grup olmuştur ve taviz vermeden ALF’i kınamaya devam edip vejetaryenliğe bile destek vermekten uzak durarak etçil kültürü yüceltmektedir.

Endüstride ya da hayvanları savunma kamplarında hala şüpheleri olan vardır diye HSUS Başkanı ve CEO’su Wayne Pacelle’in 2009 Temmuz’unda Agritalk radyo’daki bir röportajda söylediklerini yazmam gerek. Pacelle röportajda resmen özel hayatında vegan olduğu için özür dileyerek etin, dirikesimin, avcılığın, hayvanat bahçelerinin ve sirk endüstrilerinin HSUS’tan korkmalarını gerektirecek hiçbir sebep olmadığını; çünkü amaçlarının bu kurum ve kuruluşların çalışmalarını sona erdirmek değil sadece “hayvanlara karşı nezaket ve merhamet”göstermeyi savunmak olduğunu söyledi.

II.

Bürokratik “refahçılığın” bu sefil reformistliği ve oportünistliğine doğrudan bir tepki olarak, hayvanları savunmayı hedefleyen yeni bir hareket doğdu; ama bu hareket refahçılığın değil, hayvan hakları mücadelesinin altını çiziyordu; düzenlemeler yerine hayvan köleciliğinin tamamen sona erdirilmesini talep ediyordu; “insancıl” bir şekilde elde edilmiş hayvan ürünlerinin değil, veganizmin altını çiziyordu. Belli bir dereceye kadar bu yeni kölelik karşıtı hareket Rutgers Üniversitesi Hukuk profesörü Gary Francione’ın çalışmalarıyla tanımlanıp şekil almıştır. 1990lardan itibaren Francione hayvan hakları terimini kullanıp refahçı politikalar güden yeni refahçıların sahtekarlığını ifşa etti. Francione’a göre bu politikalar tutarsız olup hak kavramının içini boşaltır; her ne şekilde olursa olsun “refahçılık”, endüstrilerin yararına çalışır; refahçılık, türcülüğü ve hayvanların korkunç sömürü sistemleri içerisindeki durumunu ortadan kaldırmaktansa bu durumu daha da kötü bir hale sokar.

Photobucket

Francione şirket reformizminden kaynaklı hoşnutsuzluğa bir şekil verdi, ayrıca giderek büyüyen bir vegan kölelik karşıtı hareketin kıvılcımını ateşledi. Daha doğrusu, aslında Donald Watson tarafından 1944 yılında başlatılan ve ABD ve İngiltere’deki vegan topluluklar tarafından sürdürülen bir vegan hareketine yeniden hayat verdi. Bu toplumlar Watson’ın veganizmle alakalı geniş ve politik vizyonuna sahip çıktılar, Watson için veganizm sadece bir beslenme biçimi değildi, hayvanların sömürüsüne dayalı kölelik sisteminin tamamen kaldırılmasına dair etik , politik ve gerçekten de bütün baskı sistemlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik bir adanmaydı. Francione eski pasifist Jainizm ile Watson’ın vegan bakış açısını birleştirdi, böylece hayvan hakları felsefesi sistematik olarak ilk kez 1983 yılında Tom Regan tarafından geliştirildi, Regan pasifist vegan kölelik karşıtlığını matriksine bu etkileri de karıştırmış oldu.

Francione, veganizmi kendisi icat etmiş gibi davranıyor, ve Roger Yates gibi yalakalar hakiki bir hayvan hakları hareketinin aslında 1996’da Francione’ın eserinin giderek artan etkisiyle başladığını söylüyorlar. Ancak Francione daha çok Watson’ın orijinal öğretilerine geri dönüp gıda seçimleriyle hayvanlarla alakalı ahlaki bağlantıları birbirine bağlayan etik bir vizyondan uzak, bütün baskı ve sömürü çeşitlerine karşı çalışmak uğrunda tutarlı bir politik bağlılıktan mahrum bir tavır ortaya koymuştur. Türcülüğe yönelik kölelik karşıtı yaklaşımlar on dokuzuncu yüzyılda feminist dirikesim karşıtlarıyla başladı, Watson ve yavaş yavaş ortaya çıkan vegan topluluklar güçlenip 1960lardan günümüze dek İngiltere’de süren av sabote hareketleriyle canlılık kazanırken 1976 yılında Ronnie Lee, ALF’i kurduğu zaman tarihi anlamda büyük bir ilerleme kaydetmiş oldu.

Francione refahçılığa dair kuvvetli bir eleştiri ortaya koyup hayvan hakları felsefesini yeni bir seviyeye yükseltirken bir yandan da kendisinin politik bir vizyondan mahrum, insan nüfusunun %1’inden bile az bir kitle tarafından desteklenen bir hareketin marjinal konumunu ileriye götürebilecek bir kabiliyetten uzak olduğunu da kanıtlamıştır. Francione’ın dini, alakasız ve apolitik indirgemeleri açısından vegan kölelik karşıtlığı hala kapitalizm ve dominant ideolojiler tarafından sürdürülen elit, beyaz , Avrupa merkezli tüketimci bir hayat tarzı olarak kalmaktadır. Dahasıi Francione bir çeşit cemaat gibi Franciombeların oluşmasına sebep oldu, bu kişiler fundamentalist, sıkı, kavgaya düşkün , hem Allah’a hem şeytana ibadet eden, efendilerine ve onun düşmanca tavırlarına köle gibi bağlanmış kişilerdir, bu kişilerin kendilerini eleştirenlere tepkisi son derece serttir.

III.
Francione ve müritleri bir doktrin ve dogma dansında bir araya gelmiş durumda. Hristiyan köktendinciler gibi Francione ve takipçileri diğer insanlar hata yaparken kendilerinin Hakikat’e sahip olduğunu düşünüyor. Francione’ın söylediği gibi gerçekten başka hiçbir “alternatif” yoktur, sadece yıkım ve kaos vardır, tek istisna da kendilerindeki kanuna itaat, barışçıl eğitim ve kurumlar üzerinde bireylere ve tüketim alışkanlıklarına odaklanma durumu ve küresel kapitalizmden kaynaklanan üretim zorunluluklarıdır. Onlar için dünya siyah beyazdır, cevaplar kesin ve kat’idir, ve kompleksite ” ya/ya da” şeklinde biçim almış olup “hem/hem de” diyalektik mantığıyla elde edilmekten uzaktır.

Pasifist gruba göre ekonomik sabotaj gibi militan doğrudan eylem(MDE) taktikleri DAİMA yanlıştır ve ASLA bir etkiye sahip değildir. Kendilerini kompleksiteleri ve spesifik durumları analiz etme uğraşısından uzak tutan Franciombelar olası bir “hakikat”e tutunur ve bunu mekanik anlamda meydana gelmiş ya da gelecek her eyleme uygularlar. Tarih konusundaki cehaletleri ancak mental esneklikten uzak olmalarıyla eşleşebilir. 30 seneden fazladır, dünya çapında bir düzineden fazla ülkede, sayısı bilinmeyen binlerce eylemde sabotajcılar ve özgürlükçüler esaret altındaki yüzbinlerce hayvanı özgürlüğüne kavuşturdular; bir çok hayvan üreticisinin, kürk çiftliklerinin ve dirikesimcinin işini sonsuza dek kapattılar; ve bir çok insanı hayvan sömürüsü dışında iş yapmaları konusunda ikna ettiler, bu arada dünyanın her yerinden insana hayvan özgürlüğü hareketine katılmaları konusunda ilham kaynağı oldular.

Bütün bu olup biten şeylere rağmen Franciombelar yapılan işlerde hiçbir kıymet ya da kazanç görmüyor, sadece zarar görmüş mülklerin onarılması ve bütün özgürlüklerine kavuşturulmuş hayvanların yerine yenilerinin gelmesini düşünebiliyorlar. Bu bazı durumlar için geçerli olabilir, ama bir çok operasyonun ışığında bakıldığında bunun yanlış bir iddia olduğunu görüyoruz; hayvanların yerine yenileri gelse ve mülkler yeniden inşa edilse de, giderek yükselen sigorta bedelleri küçük ve orta halli işyerlerinin hayatta kalma şansını zayıflatıp zora sokuyor. Dogmatik pasifistler cehalet ve inkar perdesi arkasına saklanadursun, sömürücüler ALF eylemlerinin ne kadar etkili olduğunun canlı kanıtlarıdır.

Sabotaj taktiklerini “şiddet içeriyor” diye damgalamak ve mülklere yapılan saldırıları insanlara yapılan saldırılarla bir tutmak yoluyla Franciombelar FBI’ın ve şirket –devlet- medya kompleksinin gerici söylemini ve konumunu taklit ediyorlar. Gereksiz yere eğitimi illegal taktilerin (hatta açık kurtarmaların) karşısına koyuyorlar, sanki bu ikisi devrimci bir sürecin birbirini tamamlayan iki parçası değil de tamamen birbirine zıt iki olaymış gibi.

Kapitalizm, baskı biçimlerinin benzerliği ve ortak hareket etme politikalarıyla alakalı öne sürdüğü fikirlere rağmen Francione sonuçta basit, tek konu odaklı bir veganizm müdafaası yapıyor ve bunu yaparken beyaz, zengin, imtiyaz sahibi ve Batılı bir kitleye hitap ediyor, böyle bir durumda farklı ırktan, işçi sınıfı ailelerinden, yoksullardan, Çin’den ya da Hindistan’dan-dünyanın en nüfusu kalabalık ülkeleri olup Batı tipi beslenme alışkanlıklarına hızlı bir geçiş yaşıyorlar- söz etmiyor bile.

Francione bu sebeple on dokuzuncu yüzyılın başlarında hayvanları koruma hareketindeki eylemcilere yapışıp kalan elitist, sınıfçı ve ırkçı stigmaları yeniden üretiyor ve dahası veganizmi ve hayvan haklarını ilerici hareketlerden ve toplumsal akıştan ayırıyor. Zulmün, sömürünün ve ideolojik hegemonyanın, Batı düalizmlerine saplanıp kalmış üretim/tüketim, bireysel/toplumsal, psikolojik/kurumsal gibi yanlış zıtlıkların yapısal teorisini kuramayarak, kapitalizmin mantığını ve küresel yapısını, sorumluluğu ve suçu bireysel tüketicilerin omuzlarına yükleyerek temize çıkarmaktadır.

Elbette insanların kişisel hayatlarını değiştirmek için sorumluluk alması gerekiyor, mesela vegan olmak için ekolojik ve etik zorunluluğa katılmak bunun bir yolu. Ancak politik ve pedagojik olarak aynı anda vatandaşların hayatlarında çok büyük gücü olan yapısal güçleri idrak etmesi ve yumuşatılmış ekonomik ve politik kurumların etik ve toplumsal değişimi öğrenmeleri, öğretmeleri için önemli engeller ortaya koyma biçimlerini de anlaması gerekiyor. Psikolojik ve etik değişimler, demokratik ve ekolojik kültürler yaratmaya yarayacak büyük ölçekli sosyal transformasyonlar oluşturmak için gerekli ama yeterli olmayan bir durumdur.

Liberal bireyciliğin kapitalist ideolojisini içselleştirerek bu sözde kölelik karşıtı adam en banal ve en manasız bir reformculuğu savunuyor, bu durumda refahçılığın türcü zulmün zincirlerini kırmasına benzer bir şekilde bu tavır da sosyal ilişkilerdeki tahakkümü değiştirmekte ancak bu kadar başarılı olabiliyor. Watson’ın formülünü daha ilerilere götürmektense Francione her türden sömürü ve hiyerarşi karşısında bizlere zengin, etik bir politik idealin gerici ve içi boş bir versiyonunu sunuyor.

IV.
Franciombelar sosyo-politik resimden kompleksiteyi, belirsizliği kaldırıyor ve fena halde dogma, kibir ve kabalık kokuyorlar. Francione’ın belirttiği sınırlar dışındaki her türden veganizme, hayvan hakları veya kölelik karşıtlığına yanlış, gerici ve refahçı gözüyle bakıyorlar. Hareketteki diğer oluşumları “yeni refahçı” diyerek tanımlıyorlar, aynen McCarhty döneminde “komünist” kelimesini ve 11 Eylül’den sonra millliyetçilerin “terörizm” kelimesini kullanarak kendilerine muhalif olanları damgalaması gibi.

Gerçekten de McCarthy tarzında, illegal doğrudan eylemleri savunanların ya da açık eylemleri savunanların kendilerine yönelttiği sözde ölüm tehditlerinden sonra Francione manasız bir şekilde alarında pasifistlerin de bulunduğu bir çok ismi sözde terörist bir oluşumun içinde olmakla itham etti. Dahası, Francione sanki o ulvi öğretilerine karşı çıkmak psikolojik anlamda sorunlu olmanın bir kanıtıymış gibi davranarak akil/akıl dışı ve rasyonel/irrasyonel gibi kaba dikotomilerin arasındaki ince çizgilerin anlamlarını unutmuşçasına herkese deli veya aklını kaybetmiş gözüyle bakıyor.

Hiyerarşik hakimiyetin ve ekolojik krizin hakiki sebeplerini kavrayamadan, kurumlardan çok bireyleri suçlayarak Francione hayvanları ve gezegeni tehdit eden sorunların doğasını idrak etmekte başarısız olup hayata geçirilebilecek taktikler ve potansiyel çözümler sunma anlamında da bir işe yaramıyor. Böylece bizler de son derce muğlak ve liberal bir sözde her derde deva olacak “vegan eğitim” anlayışıyla karşı karşıya kalıyoruz. Görünüşe göre blog doldurup podcast yoluyla haberleşmek gibi çizgileri olan bu yaklaşımdan anladığımız şu: Francione ve takipçileri politikadan bihaberler ve aslında eğitimle teori ve pratik bilgisinden de mahrum durumdalar-bu da vegan eğitim yoluyla toplumsal değişim yaratmayı amaçlayanlar açısından sorun oluşturuyor. Bakış açıları, veganizmin bireysel aydınlanmaya yol açması ve böylece toplumsal dönüşüm sağlanmasında esas araç ve katalizör görevi görmesi sebebiyle tamamen bir sanrıdan ibarettir. Bu pasifistler Hristiyanlarınkine benzer bir inanç ile zayıf polemikleri ve “eğitim” çabalarıyla bir şekilde insanlığın yüreğini ve ruhunu etkileyeceğini, ve bunun sonucu olarak da toplumu bir bütün olarak değiştireceğini ümit ediyorlar. Geçmek üzere olduğumuz eşikten habersiz bir şekilde hızlı ve sistemli ekolojik bir çöküş karşısında yavaş ve usul usul bir değişimi savunuyorlar.

Küresel ekolojik ve toplumsal krizler hızla artarken Francione günümüzün en hayati konularını görmezden geliyor- insan nüfusunun aşırı artışı, türlerin yok olması, ormanların yok olması, küresel iklim değişikliği ve kapitalist ekonominin temelindeki sürekli büyüme mecburiyeti. Franciombeların kolektif “vegan devrimi” halüsinasyonlarını desteklemek için kullandığı kaos modeli Çinve Hindistan’da et tüketiminin artması konusuna daha kolay uygulanabilir. Vegan olan her insana karşılık bu hızla endüstrileşen ülkelerde, Brezilya ve Güney Afrika gibi yerlerde bin etçil insan ortaya çıkıyor. Özgürlüklerine kavuşturulmuş hayvanların yerine “yenilerinin getirilmesi” konusunda Francione’ın gösterdiği titizlik onların tek konu odaklı yaklaşımlarına uyuyor, her veganlığı seçen her insan için onlar sevinedursun bu bir kişi karşısında ölüyiyici orduları sürekli büyüyor.

Francione’ın yaklaşımı gerçeklikten uzak, kibirli ve biyolojik çöküşün ve ekolojik felaketin önüne geçecek türden yoğun ve kompleks bir mücadeleyle uğraşamayacak kadar konuyla alakasız bir yaklaşımdır. Pasifist vegan hayat tarzı da diğer bir çıkmaz sokak ve içi boş bir hayal olup kriz yaşayan gezegenimizin önünde duran büyük mücadeleyle başa çıkamayacak kadar yetersiz bir tavırdır. Belki bir zamanlar ilerici bir tavırdı ama Francione’ın yaklaşımı artık tamamen gerici bir yaklaşımdır. Sözde bir kölelik karşıtlığı hareketi söz konusu olup burjuva tipi bir veganizm ve hayat tarzı söz konusudur. Tek boyutlu, tek konu odaklı, Avrupa merkezli, beyaz, elitist, tüketim yanlısı ve kapitalist bir yapı olup veganların ve kölelik karşıtlarının bundan hemen kurtulması gerekmektedir.

Franciombelar kölelik karşıtlığını sahiplenip kendi vizyonlarını taşımayanları “refahçılık “diye nitelerken kurduğumuz grup onların tarikat tipi teolojisinin kapılarını kapatırken düşünmeye yeniden hayat vermeyi, sağduyuyu yeniden yapılandırmayı, veganizmi en geniş politik bağlamda konumlandırmayı ve devrimci değişikliklerin hayata geçebilmesi için olanakları yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Bizim seçeneklerimiz HSUS’un “refahçılığıyla” ya da Francione’ın sözde kölelik karşıtlığına ya da vegan hayat tarzıyla sınırlı değil. Tarihin ortaya koyduğu ve geleceğin de gereksindiği gibi başka yollar da mevcut.
V.
Gücünü ve kuvvetini ondokuzuncu yüzyılda ABD’de (ve daha önce İngiltere’de) ortaya çıkan insan köleliğine karşıt hareketten alan ve ona hayat veren, daha zengin ve radikal bir kölelik karşıtlığı kavramına ihtiyacımız var. Franciombelar tarafından ortaya konan karikatürlere ve taklitlere karşı savunduğumuz kölelik karşıtlığı, ondokuzuncu yüzyılın ittifak politikaları, çoğulculuk ve radikalizmiyle aynı paralelde bulunuyor. Ancak nostaljiden ve zamanı geçmiş politik modellerden kaçınmak için bu yaklaşım başka bazı çağdaş teorilerden ve politik hareketlerden de güç alıyor. Radikal bir toplumsal değişime ihtiyacımız olduğunu idrak edip türcülüğe, kapitalizme, devlete ve her türden tahakküme karşı verilecek mücadelenin aynı anda bir çok cephede yürütüleceğini de anlıyoruz. Zulmedenlerin gizli “insancıllığı”na karşı merhamet duyup hayvan özgürlüğü hareketinin militan kanadını lanetleyen şirket yalakaları ve paralize olmuş pasifistler tarafından satılmış bir harekete yeniden hayat vermek istiyoruz. Burada bir stockholm sendorumu söz konusu, pasifistler militan özgürlükçüleri lanetleyip yaftalarken zalimlerin insanlığına saygı duyuyorlar.

Hayvanlara karşı yürütülen türcü ve kolektif savaşı blog yazarak, broşür dağıtarak, masa başı çalışması yaparak ve vegan yemek tarifleri kitaplarıyla durduramayız. Kapitalizm yıkıcıdır, ve arzu edilen değişim sadece ikna ve eğitim yoluyla asla gelmeyecektir, bütün dünyayı yok eden yıkımın kurumları ve ajanlarından daha güçlü olmayan bir hareket olmadıkça da bu gerçekleşmeyecektir. Radikal pedagoji kuramcısı Paulo Freire’nin belirttiği gibi eğitim ancak daha geniş ve çok dişli bir mücadele, direniş ve değişim hareketinin bir parçası olabilir. Böylece bütün önceki devrimlerde olduğu gibi insanlar ve hayvanlar, özgürlüğü, zalimler bir anda ışığı gördüğü için değil, yeteri sayıda insan aydınlanıp iktidarın yapılarını yeni toplumsal düzenlemeler ortaya çıkana dek sarsmayı öğrendiği zaman elde edecekler.

Karşı çıktığımız şey sadece Francione’un görüşleri değil, aslında görüşlerinin biçimi ve metodunun kendisi. Francione’ın düalistik, “ya/ya da” mantığını ”hem/hem de” diyalektik mantığıyla değiştirmedikçe, bütün yanlış ayrımları, dikotomileri ortadan kaldırmadıkça özgürlük mücadelesinde ilerleyemez ya da politik anlamda bu meseleye dahil olamayız. Bu yüzden türcü kapitalizmi zayıflatmak için eğitime ve ajitasyona, ana akım ve militan taktiklere, barışçıl direnişlere, yüzleşmelere ve sabotaja, legal, illegal araçlara ihtiyacımız var.

Daha az değil, daha fazla vegan eğitime ihtiyacımız var, bu eğitim Francoimbeların kölelik karşıtlığını gömdüğü o beyaz imtiyazının korunaklı bölgelerini darmadağın edip yoksullara, işçi sınıflarına, iç şehirlere, daha az endüstrileşmiş ülkelere ve en önemlisi, nüfus patlaması yaşayan kriz işaretlerinin görülmeye başlandığı Çin ve Hindistan gibi ülkelere uzanabilmelidir. Francione’ın en inatçı ve sönük yanlış fikirlerinden de olsa hayvanları özgürlüğüne kavuşturmak için baskın yoluyla yer altı çalışmalarına katılan insanlar diğer hayvanları da “barınaklar”dan kurtarabilecek kişilerdir.

ALF ve ELF’i destekleyip ekonomik sabotajın önemini savunurken ayrıca mal ve mülke zarar vermenin daha geniş bir sosyal harekete teslim olması gereken küçük ve artçı direniş araçları olduğunu da idrak etmiş durumdayız. Gene de bu eylem tarzı, kapitalist mülk sistemine karşı önemli ve bazen yegane direniş biçimi olmaya devam ettiği gibi küresel anlamda bugüne dek hayal edilmemiş manada geniş ve kapsamlı ittifaklar oluşturmaya çalışırken destek görmeyi de hakediyor.

Durumumuzun merkezindeki bu çoğulcu ve bağlamcı yaklaşım vegan kölelik karşıtlığının kısmi değerini ve geçerliliğini içine çekiyor; ama gücünü kaybetmemiş bir dogmatizm yüzünden ve sırf eski kodlara ya da ütopik ideallere uymuyor diye etkili taktiklerin reddedilmesi ancak zulmün artmasına ve zulmedenlerin kendilerine karşı hayata geçirilmiş bir direniş hareketinden korkmalarının manasız olduğunu düşünmelerine yol açar. Çoğulcu ve bağlamcı yaklaşım tek konu odaklı olma fetişizmini ortadan kaldırır, sınıf ve ırk imtiyazlarını ekonomik olarak dezavantajlı durumda bulunup politik anlamda marjinal kalmış kişilerle farklılık, dayanışma ve köprü oluşturmaya yarar. Ancak bu şekilde veganizmin ve hayvan haklarının kabul edilmesini ve sosyal çoğunluk tarafından saygı görmesini sağlayabiliriz; ancak diğer mücadelelerle işbirliği yaparak devrimci potansiyel hayata geçirilebilir.

Franciombelar tarafında savunulan tüketimci ve özel hayat tarzında ise veganizm insanların afyonudur, ve burada Murray Bookchin’in “anarşist hayat tarzı”na karşı geliştirdiği polemik Franciombelar ve diğer tarafından göklere çıkarılan buharlaşıp uçan o veganist hayat tarzına rahatça uygulanabilir.

Bizler; 1-büyük baskı oluşturan doğrudan eylem taktiklerini, illegal baskınları, kurtarmaları ve sabotaj saldırılarını savunuyoruz, 2-kapitalizme akıl dışı, sömürücü ve yıkıcı bir sistem olarak bakıp devleti uluslararası şirketlerin tahakküm sisteminin askeri ve ekonomik çıkarlarını geliştirmeye hizmet eden ve bu hedeflere karşı çıkan her türden muhalefeti sindirme aracı olarak görüyoruz,3-bu kölelik karşıtlığının farklı ezilme biçimlerinin nasıl birbiriyle alakalı olduğunu açıklayan geniş ve eleştirel bir anlayışa sahip olduğuna, insan, hayvan ve dünya özgürlüğünün birbirinden ayrılması mümkün olmayan projeler olarak gördüğüne inanıyoruz, 4- ve böylece hiyerarşik tahakküm sistemlerinin hepsini ortadan kaldırıp merkezileştirmenin ortadan kaldırılıp demokratikleşme süreçlerinin yeniden yapılanması gibi ortak bir hedefi olan diğer hak, adalet ve özgürlük hareketleriyle anti-kapitalist ittifak politikalarını savunuyoruz.

VI.
Bu grubu veganizme ve hayvan hakları meselesine burjuva liberalizmini aşan radikal bir sosyal yaklaşıma duyulan ihtiyaç nedeniyle kuruyoruz; türcülüğü ve diğer eski ve sürüp gitmekte olan önyargılar ve baskı biçimlerini kınayan küresel bir Sol’a duyulan ihtiyaçla, tahakküm sonrası dünya görüşleri ve demokratik ve ekolojik toplumlara duyulan ihtiyaçtan ; ve son olarak total özgürlük ve devrimci değişimlere duyulan ihtiyaçtan kuruyoruz.

Francione’ı Unutun

Hayvanların özgürlüğü konusunu insan ve dünyanın kurtuluşu ile birleştirmek , kapitalist hegemonyayı alt edebilecek, antroposentrizmin, türcülüğün, ataerkilliğin, ırkçılığın, sınıf ayrımının, devletçiliğin, heteroseksizmin, engelli olmamanın ve hiyerarşik tahakkümün bütün diğer korkunç biçiminden uzak bir şekilde toplumu yeniden kurmak için güçlü bir devrimci hareket oluşturmak zorundayız. İnsanlık bunu başaramayabilir, ama bu yükün altına girmek zorundayız. Artık “ya barbarlık ya devrim” gibi klasik bir seçenek söz konusu değil, artık ya devrim ya da ekolojik çöküş ve kitlesel yokoluş söz konusu.

İki amacımız var. Öncelikle, Francione’ın yaklaşımındaki ölümcül kusurları ifşa etmeyi ve onun apolitik, tek boyutlu ve tek konu odaklı kölelik karşıtlığı anlayışına pozitif bir alternatif ortaya koymayı amaçlıyoruz. Bu yaklaşım Francione’ın aşırır pasifist yaklaşımının açık bıraktığı dogmatik ve yapmacık seçeneklerine zıt bir şekilde daha büyük bir açıklık, farklılık ve taktiklerde esneklik sağlıyor. Bu alternatif model daha zengin, çok boyutlu ve daha fazla politik olduğu için diğer ilerici ve radikal davalar ve gruplarla ittifak politikaları oluşturmaya da açık bulunuyor.

İttifak politikalarını savunurken ortaklı noktalar oluşturmak ve işbirliği yapmak da hayati bir önem kazanıyor. Böylece ikinci ve oldukça mütevazi amacımız, total özgürlük fikri ve hümanizmin sınırlarını aşıp bütün canlıları ve doğal dünyayı kucaklayan yeni bir etik ve politika kurma etrafında dönünen yeni düşünce biçimleri ve mücadele biçimleri oluşturmaktır. Öncelikle vegan ve hayvan özgürlüğü topluluklarını insan özgürlüğü ve çevre toplulukları ile bir araya getirmek için iletişim kanalları oluşturmalıyız, bu da 21. Yy politikasını temsil ediyor. Bu çaba içerisinde bu sitenin ve diğer olası sitelerin zengin bir bilgi birkimi ve değerli bir ortam yaratacağını ümit ediyoruz tartışma ve konuşmak için.

Bu toplulukların her birisinden herhangi bir kişiye ya da her insana ulaşıp bu hayati öneme sahip çabaya katkıda bulunmasını istiyoruz. Açıkçası bu geniş düşünce ve politika spektrumu her konuda fikir birliğine ulaşmayacak; ama kapitalizmin sosyal, canlı ve doğal dünyalardaki yıkıcı etkileri ve barış, adalet, eşitlik, demokrasi, haklar, otonomi ve ekoloji gibi ortak hedefler gibi benzer noktalara ve ortaklaşa yaşanan meselelere odaklanmak daha önemli.

Çeviri: CemCB